
Ana akım müzik festivallerinin veya devasa kapasiteli konser alanlarının etkinlik afişlerine baktığınızda yaşadığınız o yoğun dejavu hissi kesinlikle tesadüf değil. Türkiye müzik endüstrisi, son yıllarda adeta kendi etrafında dönen, dışarıdan kimsenin kolay kolay sızamadığı, içeridekilerin ise yerini sağlamlaştırmak adına sürekli aynı güvenli sularda yüzdüğü devasa bir yankı fanusuna dönüştü. Bugün büyük sahnelerin ve festival line-up’larının sürekli aynı 10-15 garanti isim etrafında döndüğü bir kısır döngüden bahsediyoruz. Peki ama neden? Kadıköy’ün ara sokaklarındaki ufak barlarda, Beyoğlu’nun direnen son sahnelerinde veya yeraltı stüdyolarında cayır cayır yepyeni bir müzik üretilirken, neden bu isimlerin büyük sahnelerle buluşması adeta görünmez bir cam tavana çarpıyor? Bu sorunun cevabını ararken organizatörlere, mekân sahiplerine veya plak şirketlerine kızmak işin en kolay kısmı aslında. Ancak mesele salt bir ticari risk almama tercihinden çok daha derin, yapısal ve sektörel bir tıkanıklığa işaret ediyor. Türkiye’deki müzik ekosisteminin en büyük eksiği, üretim ile vitrin arasındaki köprülerin yıkılmış olması. Bir sanatçının yüz kişilik bir kitleye çalması ile on bin kişiye çalması arasındaki o hayati ara basamaklar giderek yok oluyor. Hâl böyle olunca, sektör kendi doğurduğu bu kısır döngünün içinde, yeni bir sesin filizlenmesine organik bir alan da bırakmıyor.
İşte tam bu noktada, Türkiye’nin canlı müzik tarihinin hafızasını tutan, yıllardır alternatif seslerin kalesi olmuş köklü mekânların inisiyatif alması hayati bir önem taşıyor. Babylon’un bu yıl üçüncüsünü düzenlediği “Glocals” projesi de tam olarak bu tıkanıklığa neşter vurma çabalarından biri. Amaç basit: Türkiye’nin alt kültür sahnelerinde kendisine ses bulmaya çalışan, kendi niş kitlesini yaratmış ama daha geniş kitlelerle buluşma şansı bulamamış lokal grupları, Babylon gibi büyük bir sahneye taşımak. Biz de bu dosya vesilesiyle Babylon Glocals’ın bu yılki kürasyonunu üstlenen oluşumlardan Kanto Records’tan Sinem Ayata ve Tırpan Records’tan Talha Çelik ile sahne eşitsizliğini, bağımsız müziğin açmazlarını ve dinleyicinin yeni sese olan açlığını konuştuk.

Bağımsız sahnedeki yetenekli isimlerin büyük sahnelere sıçramasında yaşanan fırsat eşitsizliğinin temel sebebi sorulduğunda, her iki isim de problemin sadece “korkan organizatör” basitliğinde olmadığında hemfikir. Kanto Records’tan Sinem Ayata, sektörün ağırlıklı olarak ticari kaygılarla hareket etmesinin uzun zamandır kendi kısır döngüsünü beslediğinin altını çiziyor. Ayata’ya göre, görünürlüğü yüksek isimler büyük sahnelere çıktıkça daha da büyüyor, kültürel üretim alanı giderek eğlence sektörünün acımasız dinamiklerine sıkışıyor. Üstelik bu döngüye dahil olabilmek sadece iyi müzik yapmakla ilgili değil; ciddi sermaye, güçlü ilişkiler ve sürdürülebilir yapılar gerektiriyor. Yeni isimler yeterince büyük sahne bulamadığında kitlelere ulaşamıyor ve bu görünmezlik hâli onları yeniden sistemin gözünde riskli kılıyor.
Tırpan Records’tan Talha Çelik ise bu durumu tam bir tavuk-yumurta meselesi olarak tanımlıyor. Bir organizatörün yüzlerce kişilik bir etkinlikte bilet sattığını bildiği bir ismi tercih etmesinin anlaşılabilir olduğunu belirten Çelik, asıl tehlikenin aynı isimleri tekrar tekrar sahneye çıkardıkça yeni isimlerin kendilerini kanıtlama ihtimalinin ortadan kalkması olduğunu vurguluyor. Bir grubun endüstride “garanti isim” olabilmesi için ironik bir şekilde, önce birilerinin ona garanti olmayan bir zamanda şans vermesi gerekiyor. Çelik’in işaret ettiği en büyük yapısal problem ise ekosistemin katmanları arasındaki kopukluk. Bağımsız sahnede çok ciddi bir üretim olmasına rağmen, bu üretim ile büyük organizasyonlar arasında geçişkenliği sağlayacak ara segmentte sahnelerin olmaması, bugünün en büyük handikabı.

Endüstrinin yıllardır arkasına saklandığı en büyük kalkanlardan biri şüphesiz “seyirci bilmediği isme, yeni gruba bilet alıp gitmez” algısı. Oysa dijitalleşen dünyada, özellikle genç dinleyicinin yeni ve otantik seslere sandığımızdan çok daha aç olduğu bir gerçek. Sinem Ayata, bu söylemin fazla kolay bir varsayım olduğunu düşünüyor. Dinleyicinin yeni müziğe ilgisinin olduğunu, asıl meselenin bağımsız işlerin çoğunlukla kendi niş alanlarında hapsolması ve dışarı çıkacak görünürlük kanallarının sınırlılığı olduğunu belirtiyor. Popüler listelere, yüksek bütçeli PR çalışmalarına veya büyük iş birliklerine erişim kısıtlı olduğunda, bağımsız bir sanatçının geniş kitlelerle karşılaşması tesadüflere kalıyor. Ayata’ya göre asıl konuşmamız gereken, seyircinin gitmemesi değil, seyircinin o isimle karşılaşma ihtimalinin düşüklüğü.
Talha Çelik de bu noktada dinleyicinin yeni müziğe kapalı olmadığına, bilakis ciddi bir keşif merakı olduğuna katılıyor. Ancak kritik de bir parantez açıyor: İnsanların keşfetme biçimleri değişti. Bir insanın hiç bilmediği bir grubun konserine gitmesi için ona salt “bak bu grup çok iyi” demek yetmiyor; dinleyici ile sanatçı arasında bir bağ kurmak, o müziğin hikâyesine ulaşılmasını sağlamak gerekiyor. Bir grubun Spotify algoritmalarında karşınıza çıkmasıyla o müziğin hikâyesini bilerek onu canlı izlemek arasında uçurumlar var. Çelik’in de vurguladığı gibi, alternatif sahnede konser deneyimi çok belirleyici. Sahnedeki o organik ve çiğ enerjiyi gördüğünüz an, müziğin sizin için anlamı tamamen değişebiliyor. Dolayısıyla bazen seyirci yeni isme gitmiyor değil, sadece haberi olmuyor ya da doğru ortam oluşmuyor.
Glocals gibi projelerin önemi, sadece bir geceye mahsus bir konser serisi olmasından değil, mutfağında sahayı bilen aktörlerin yer almasından geçiyor. Babylon’un sahnesini yeraltına açarken bağımsız label’larla iş birliği yapması, bu oluşumların sadece birer plak şirketi olmamasından kaynaklanıyor. Mesela Sinem Ayata, Kanto Records’u hiçbir zaman yalnızca müzik yayımlayan bir etiket olarak kurgulamadıklarını anlatıyor. Kanto’nun etrafında oluşan topluluk, farklı disiplinlerden üreticileri bir araya getiren bir ekosistem. Dolayısıyla Glocals kürasyonunda da bu vizyonla hareket etmişler. Onlar için mesele sadece yeni bir ismi büyük sahneye çıkarmak değil; Kanto’nun etrafında şekillenen müzikal ve yaratıcı çevrenin canlı bir kesitini köklü bir mekânda dinleyiciye sunabilmek.
Kadıköy’deki fiziksel plak dükkânıyla müzikseverler için bir toplanma noktası yaratan Tırpan Records cephesinde de durum farklı değil. Talha Çelik, bağımsız müziğin etrafında bir kolektif ve alan yaratmanın zaten çıkış noktaları olduğunu belirtiyor. Onlar için bu kürasyon, sahne eşitsizliğini kırmak gibi büyük manifestolardan ziyade, iki farklı dünyanın birbirine temas etmesi anlamına geliyor. Tırpan’ın amacı da yeraltındaki enerjiyi kendi güvenli alanlarından çıkarıp daha geniş bir alana çıkarmak.

Türkiye gibi yüzlerce grubun sesini duyurmaya çalıştığı, inanılmaz bir müzikal üretimin olduğu bir ülkede “bu yıl sahneye şu grup çıkmalı” demek ciddi bir sorumluluk, bunu kabul etmek gerek. Kanto Records, bu seçimi yaparken dinledikleri müziğin etkisinin ötesinde, projenin kendine ait bir dünya kurmuş olması kriterine odaklanmış. Yani özgün bir dil geliştirmenin yanında, sahnede üretime dair belirgin bir refleks geliştirmek en önemli noktalardan biri. “Kim daha görünür olmalı?” sorusu yerine “Bu sahneye çıktığında kendi çevresinin dışındaki bir dinleyiciyle nasıl bir karşılaşma yaratabilir?” sorusu ağır basıyor Kanto Records’ta. Tırpan Records için ise grubun şu anki kitlesinin büyüklüğü tamamen önemsiz bir detay. Talha Çelik, zaten görünür olan isimler yerine, önünde yürünecek uzun bir yol olan gruplara bakmanın heyecanından bahsediyor. Çelik’in aradığı temel refleks; grubun kendi sesini bulmuş olma ya da arama hâli. Grubun sahnedeki dönüştürücü gücü, Tırpan’ın kürasyonunu belirleyen en can alıcı nokta olmuş.
Babylon Glocals belki harika bir adım, evet, ama bu kısır döngüyü tamamen kırmak ve lokal grupları organik olarak ana akım festivallerin ayrılmaz bir parçası yapmak için atılması gereken acil hamle ne? Her iki cepheden de gelen cevapların ortak noktası, son yılların en çok kullanılan kelimesi olan sürdürülebilirlik. Sinem Ayata, yeni isimlere sadece özel projelerde yer açmak yerine, onları festival programlamalarının doğal bir parçası hâline getirmenin aciliyetini vurguluyor. Bir sanatçıya sadece bir kez şans vermekle, onun kariyerinde gerçek bir sıçrama tahtası yaratmak arasındaki farkı görmek gerekiyor. Showcase’ler, destek mekanizmaları ve bağımsız sahne ile büyük kitleler arasında kurulacak kalıcı bir dolaşım sistemi şart. Talha Çelik ise sahne ekonomisinde yeni bir modele, yani risk paylaşan bir yapıya geçilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Yeni bir grubu dev bir festivalin headliner’ı yapmak zorunda değilsiniz. Ancak onları büyük bir grubun altına konumlandırarak, küçük ama sağlam adımlarla büyütmelerine önayak olabilirsiniz. Yani sektörün yeni gruplara “büyü de gel” demek yerine, onların büyümesine bizzat yatırım yapması gerekiyor.
Türkiye’nin alt kültür sahneleri, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar zengin, çeşitli ve üretken. Babylon Glocals gibi oluşumlar, bu zenginliğin yeraltından yüzeye çıkması için atılmış hayati fenerler. Ancak bu fenerlerin ışığının geçici bir heves değil, endüstriyi aydınlatan kalıcı bir yola dönüşmesi, festivallerin afişlerindeki o 15 ismin yanına kendi müziğinin dünyasını kurmuş, risk alan ve lokal frekansları yakalayan yepyeni ruhların eklenmesiyle mümkün olacak. Müzik ancak o zaman, herkesin aynı şarkıyı söylediği bir yankı odası olmaktan çıkıp gerçek bir kültürel hafıza mekânına dönüşecek.
