İnceleme

Güzelliğin ağır bedeli: Clayface

Batman'in gölgesinden çıkıp tam gaz body horror'a dalan Clayface, DCU'nun şimdiye kadarki en riskli denemelerinden biri.
post image

Solo bir Clayface filmi duyurulduğunda, karaktere hâkim olan herkesin aklından aynı soru geçmiştir: Ne gereği vardı? Venom, Morbius ve Birds of Prey örnekleri ortadayken bu endişemiz pek de haksız sayılmazdı. Üstelik hikâye Gotham’da geçecek ama Batman’in adı bile anılmayacaktı. Filmi izlemeden önceki kaygılarımızın bir kısmında haklı olduğumuzu söyleyebiliriz. Ancak aylar içinde yayımlanan teaser’lar ve fragmanlarla yükselen beklentimizin de büyük ölçüde karşılandığını eklemek gerek.

Karakteri tanımayanlar için kısa bir hatırlatma: Clayface, Batman’in en eski ve en trajik düşmanlarından biri; bedenini kil gibi şekillendirebilen bir şekil değiştirici. Çizgi romanlardaki ilk Clayface Basil Karlo‘ydu ama çoğumuz karakteri Batman: The Animated Series’teki Matt Hagen olarak tanıyoruz. Yüzünü ve kariyerini kaybeden, Ron Perlman‘ın hüzünlü sesiyle hafızalarımıza kazınan bir aktör. Film de Clayface mitolojisinin bu iki önemli döneminden beslenerek kendi hikâyesini kuruyor.


Fikrin çıkışı ve evren değişikliği

Fikir, 2021’de The Haunting of Hill House ve Doctor Sleep‘ten tanıdığımız Mike Flanagan‘ın attığı bir tweete uzanıyor. Flanagan, çocukluğundan beri bir Superman filmi yapmak istediğini söylemiş ancak trajik bir Clayface hikâyesini de hayalini kurduğu diğer projelerden biri olarak göstermişti. James Gunn ve Peter Safran‘ın DC Stüdyoları’nın başına geçmesiyle proje yeniden masaya yatırıldı ve Aralık 2024‘te resmen onaylandı.

Clayface bir dönem Matt Reeves‘in The Batman evreninde düşünülüyordu. Ancak doğaüstü güçlere sahip bir karakterin o dünyanın gerçekçi atmosferine pek uymayacağı düşünülünce ana DC evrenine taşındı. İlginç olan, Reeves’in hâlâ filmin yapımcıları arasında yer alması.

Filmin senaryosu Mike Flanagan ve Hossein Amini‘nin imzasını taşısa da yönetmen koltuğunda Eden Lake ve Speak No Evil ile tanıdığımız James Watkins oturuyor. Flanagan’ın diğer projelerinden dolayı yönetmenlik için zaman bulamadığı konuşulurken, senaryoda yapılan değişiklikleri kabul etmediği için projeden uzaklaştığı da öne sürüldü. Her ne kadar bu ayrılığın perde arkası tam olarak netleşmese de Flanagan’ın Clayface fikrinin hayata geçirilmesinde önemli bir payı olduğu kesin.

Çamurun bedeli

Matt Hagen (Tom Rhys Harries), Hollywood’un basamaklarını hızla tırmanan, sempatik ve yakışıklı bir oyuncu olarak karşımıza çıkıyor. Oscar adaylığını öğrendiği anda aklına gelen ilk şey, çok önce kaybettiği annesini gururlandırmak oluyor. Bu güzel haberi kutlamak için kendini Gotham’ın gece hayatına bırakıyor ancak ertesi sabah hayatı baştan aşağı değişmiş oluyor: Bir mafya saldırısı sonucunda yüzü tanınmaz hâle geliyor.

Sayısız ameliyat geçiriyor; parasını, evini ve kariyerini filmin henüz ilk yirmi dakikasında kaybediyor. Geri dönmekten korktuğu çocukluk evine sığınarak gölgelerde yaşamaya başlıyor. Filmin belki de en büyük eksiği tam burada ortaya çıkıyor. Hagen’in kaybettiği hayatı yeterince tanıyamıyoruz. Başarıya ulaşmak için nelerden vazgeçtiğini, Hollywood’daki yerini nasıl kazandığını ve bütün bunların onun için ne ifade ettiğini daha fazla görseydik karakterin düşüşünü çok daha derinden hissedebilirdik.

Derken Dr. Caitlyn Corr (Naomi Ackie) devreye giriyor. Corr, yapay zekâ ve nanoteknolojiyi bir araya getirerek geliştirdiği deneysel tedavi yüzünden toplumdan dışlanmış, yatırım bulamayan ve kendi başarısızlığıyla baş başa kalmış bir bilim insanı. Hagen, henüz insanlar üzerinde denenmemiş bu tedaviye denek olmayı kabul ettiğinde kendimizi bir anda Doktor Frankenstein ile yarattığı canavarın hikâyesinin içinde buluyoruz.

Matt Hagen yüzünü geri kazansa da bunun çok ağır bir bedeli oluyor. Derisi eriyor, bedeni kil gibi şekil almaya başlıyor ve istediği kişiye dönüşebilme yeteneği kazanıyor. Ancak karakter güçlerini kontrol etmeyi öğrendikçe ve neler yapabileceğini fark ettikçe kimliğinden ve ahlaki değerlerinden biraz daha uzaklaşıyor. Film, bu dönüşümü bir süper güç olarak değil, giderek ağırlaşan bir ceza gibi işliyor. Hagen ise yaşadıklarının ardından bu yetenekleri intikam almak için bulunmaz bir fırsat olarak görüyor.

Tom Rhys Harries’in gitgide benliğini kaybeden bir karakteri canlandırdığı performansı, filmin en öne çıkan yönlerinden biri. Bir diğeri ise pratik efektlere verilen ağırlık. Filmin ilk bölümlerindeki bazı kılık değiştirme sahneleri ve mekânlar zaman zaman bir bağımsız filmden çıkmış gibi görünse de bütçenin önemli bir kısmının final sekanslarına ayrıldığını açıkça hissedebiliyoruz. Yılın sonuna yaklaşırken rahatlıkla söyleyebiliriz ki finaldeki gece kulübü sahnesi, yılın en unutulmaz; bazı anlarda en rahatsız edici, bazı anlarda ise en eğlenceli sahnelerinden biri olmaya aday.

Filmin konseptinin The Fly ve The Substance çizgisine yakın durması da oldukça doğal. İyileşme, güzellik ve şöhret takıntısının elbette bir bedeli olmalı. Bir aktörün yüzünü kaybetmesi de bütün bu temaların altını çok daha güçlü bir şekilde dolduruyor. Zaten Basil Karlo’dan animasyon dizisindeki Matt Hagen’e kadar Clayface’in hikâyesi hep yüz ve kimlik üzerine kuruldu. Mike Flanagan’ın Batman: The Animated Series’ten etkilenmiş olması da bu açıdan hiç şaşırtıcı değil.

Clayface ilk bakışta bir anti kahraman hikâyesine benziyor. Tıpkı ilk Joker filmi gibi (ikincisinden bahsetmiyoruz). Hayatı elinden alınmış, bugün bulunduğu yere gelebilmek için ömrü boyunca çabalamış bir karakteri izlerken ister istemez onun tarafını tutuyoruz. Hatta bir noktada hikâyenin beyaz atlı prensini izlediğimizi bile düşünebiliriz. Fakat burası Gotham ve hiçbir şey göründüğü gibi kalmıyor. Bazı eşikler geçildiğinde geri dönüş artık mümkün olmuyor. Film bir noktada Matt Hagen’in geleceği adına bir karar vermek zorunda kalıyor ve böylece aslında en başından beri bir kötü adamın doğuşuna tanıklık ettiğimizi anlıyoruz.

Kusurlarına rağmen…

Başkarakterinden de anlaşılacağı üzere Clayface elbette kusursuz değil. Hagen’in kaybettiği hayatın yeterince işlenmemesi, bazı dönüm noktalarının aceleye getirilmesi, yer yer yapay kalan diyaloglar ve pratik efektlerin gerisinde kalan dijital efektler filmin zayıf yanları arasında. Yaklaşık 40 milyon dolarlık bütçenin getirdiği sınırlamaları anlamak mümkün ancak en azından senaryoda yapılan bazı tercihleri sorgulamadan edemiyoruz.

Yine de bütün bu eksikliklere rağmen Clayface, bütçesine kıyasla oldukça başarılı bir iş ortaya koyuyor. Kaynaklara göre değişmekle birlikte yaklaşık 40 milyon dolarlık bütçesiyle son yıllarda gördüğümüz devasa süper kahraman filmlerinden çok uzak, daha el yapımı ve kişisel bir hava taşıyor. Pratik efektler, Liverpool ve Manchester sokaklarında çekilerek yaratılan Gotham atmosferi ve Tom Rhys Harries’in performansı, sınırlı bütçeyi filmin bir dezavantajı olmaktan çıkarıp kimliğinin bir parçasına dönüştürüyor.

Gişe rakamları da bu tercihin şimdilik karşılık bulduğunu gösteriyor. Film, ABD’de açılış hafta sonunu yaklaşık 24 milyon dolarla birinci sırada tamamladı. Dünya genelindeki 43 milyon dolarlık açılışıyla da açıklanan üretim bütçesine yakın bir hasılata ulaştı. Aynı yıl 170 milyon dolarlık bütçesine karşılık dünya genelinde yaklaşık 126 milyon dolar hasılat yapan Supergirl‘ün ardından Clayface’in bu performansı, DCU için hem bir rahatlama hem de farklı bir yolun işe yarayabileceğinin önemli bir işareti.

Film, James Gunn’ın DC evreninde her yapımın birbirinden tamamen farklı bir estetiğe ve anlatım diline sahip olabileceğini çok net gösteriyor. Üstelik bunu yalnızca süper kahraman türünün sınırları içinde kalarak değil, doğrudan korku sinemasının imkânlarından yararlanarak başarıyor. Son yılların en iyi korku ve intikam filmlerinden biri olarak anılmayı da hak ediyor.

Clayface, şimdilik DCU’nun en cesur, en rahatsız edici ve beklenmedik derecede en insani filmi.

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans