
Anadolu’nun asırlık deyişlerini ve bağlamanın derin ruhunu, Avrupa’nın psikedelik groove’larıyla harmanlayan Derya Yıldırım & Grup Şimşek, günümüz alternatif sahnesinin en sahici figürlerinden biri. Hamburg’un mahalle kültüründen çıkıp Royal Albert Hall’un görkemli sahnesine uzanan bu yolculuk; “Almancı” veya “World Music” gibi sınırlandırıcı etiketleri yıkarak, kültürlerin iç içe geçtiği evrensel ve organik bir hikâyeye dönüştü. Müzikteki bu sınır tanımaz tavrı ve kayıtlarındaki o filtresiz analog tınıyı canlı canlı hissetmek isteyenler için de harika bir haberimiz var; zira Derya Yıldırım, bu yıl 10. yaşını kutlayan Zorlu PSM MIX Festival‘in o çok sesli ve dinamik atmosferinde dinleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Biz de bu heyecan verici konser öncesinde Derya ile bir araya geldik; gurbetçilik sosyolojisinden “revival” tartışmalarına, işin mutfağından diasporadaki kültürel devamlılığa uzanan derinlikli bir sohbete daldık.
Derya, dergy.com’a hoş geldin! Röportajımıza biraz kökler mevzusuyla başlamak istiyorum aslında. Hamburg’da büyüyen üçüncü nesil bir müzisyen olarak evdeki deyişler ve türküler ile sokaktaki Avrupa kültürünün o ilk çarpışma anlarını nasıl hatırlıyorsun? Müzik, bu iki dünya arasında bir köprü müydü, yoksa bir kaçış alanı mı?
Müzik benim için evde başladı, aslında hep vardı. Babam bağlama çalardı ve çok tutkulu bir müzikseverdi. Bu da bize doğal olarak geçti. Bir noktadan sonra aile buluşmalarında birlikte çalıp söylemeye başladık, daha sonra bu mahalleye de taşındı. Ben “Avrupa kültürü” diye tek bir kültür olduğunu düşünmüyorum. Daha çok diasporanın mahallelerde oluşturduğu alt kültürler var yani sub-culture. Müzik de özellikle işçi sınıfı ve misafir işçi kuşağı için hayatı yaşanır kılan, bazen de hayatta kalmayı sağlayan bir şeydi.
Ben Veddel’de, daha doğrusu Elbe üzerindeki bir adada büyüdüm; çok farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir yerdi. Anadolu müziği, sanat müziği ya da Avrupa klasik müziği… Bunların hepsi bana aynı müzik dünyasının parçaları olarak sunuldu. Ben de bu dünyanın içinde özgürce hareket edebildim. Bu yüzden “köprü kurmak” fikrine çok inanmıyorum. Çünkü köprü, iki taraf arasında bir uçurum olduğunda kurulur. Ben ise hepimizin aynı adada olduğunu düşünüyorum. Bence köprüler kurmaktan çok tek yönlü yolları kaldırmamız gerekiyor.
Uzun yıllar Avrupa’da ve Türkiye’de gurbetçilere “Almancı” gözüyle, sıkışmış bir kimlikmiş gibi bakıldı. Siz ise hem bireysel hem de kolektif olarak bu kimliği alıp evrensel ve çok havalı bir boyuta taşıdınız. Yeni nesil için bu sıkışmış algıyı kırdığınızı düşünüyor musun?
Soruda tek bir cümleyle anlatılan şey aslında çok uzun bir süreç. Almanya’da farklı bir kültürel mirasla büyüdüğünüzde, çoğu zaman önce kendi kültürünüze karşı bir mesafe oluşabiliyor. Çünkü sizi çoğunluk toplumundan ayıran şeyler sürekli olarak “farklı” diye işaretleniyor. Zamanla insan kendi kültürel mirasına yeniden yaklaşmaya ve oradaki değeri görmeye başlıyor. Bence bu, özellikle bizim kuşakta sık görülen bir durum. Ama ben kendimi hiçbir zaman tamamen bu sürecin bir parçası olarak görmedim. Çünkü benim için müzik ve kültürel mirasım zaten en başından beri hayatımın doğal bir parçasıydı. Kimliğimi de “Almancı”, “yabancı” ya da başka tanımlardan çok, bana evde aktarılan ve kalbimde hep çok gerçek hissettiren bu müzik ve kültür şekillendirdi.
Bazen dinleyicilerden “Bu müziği yaptığın için teşekkür ederim, uzun süre reddettiğim kendi kültürüme yeniden yaklaşmamı sağlıyorsun” gibi mesajlar alıyorum. Sanırım tam da bu yüzden, bugün genç kuşaklarda gördüğümüz özgüvenin kültürel mirası saklamak yerine onu sahiplenmek, onunla barışmak ve gururla görünür kılmakla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Grup Şimşek’i sadece 70’ler Anadolu Pop / Folk mirasını canlandıran bir “revival” projesi olarak ananlar oluyor. Ancak sizin orijinal besteleriniz ve çok farklı bir senteziniz var. Siz kendi müziğinizi sadece bir nostalji olarak değil de bu mirası alıp “ileri taşıyan” bir akım olarak nerede konumlandırıyorsunuz?
60’lar ve 70’lerin Anadolu pop ve folk estetiğiyle ilişkilendirilmek beni çok mutlu ediyor! Ama “revival” kelimesi bana tam olarak oturmuyor, çünkü bir şeyi yeniden canlandırdığımızı düşünmüyorum. Bu müzik zaten vardı ve bugün de yeniden büyük bir ilgi görüyor. Beni özellikle o dönemin sound ve kayıt estetiği etkiliyor: analog ses, bant kaydı, müzisyenlerin aynı odada birlikte çalması ve müziğin fazla steril hâle getirilmemesi. Yarın Yoksa‘da da büyük ölçüde bu şekilde çalıştık; bazı şarkılarda grupla birlikte kaydettiğim guide vokalleri bile olduğu gibi bıraktım, çünkü o anın hissini korumak istedim! Benim perspektifim ise doğal olarak farklı. Diasporada büyümüş bir müzisyen olarak müzikal kimliğimi tek bir coğrafyaya yerleştiremiyorum. Bu yüzden ortaya çıkan şeyi yeni bir şey icat etmekten çok, beni şekillendiren müziklerin içinden kendi sesimi bulmak olarak görüyorum.
Grup Şimşek’te yer alan müzisyenler tamamen farklı disiplinlerden ve coğrafyalardan geliyor. Onlara bir türkünün altında yatan o derin “Anadolu hüznünü” ve aynı zamanda o funk/groove’u nasıl geçiriyorsun? Prova odasında bu sentez nasıl oluşuyor?
Bence Anadolu müziğinde ve bağlamanın sesinde tarif etmesi zor bir derinlik var. Çok büyüleyici ve aynı zamanda evrensel olarak hissedilebilen bir şey bu. Benzer estetik anlayışlara sahip, müziğe karşı hassas müzisyenler bir araya geldiğinde funk ya da groove gibi unsurların ayrıca “eklenmesi” gerekmiyor; bunlar zaten birlikte çalarken doğal olarak ortaya çıkıyor. Bence asıl özel olan, yeni şarkılar yazarken bir noktada kendi ortak sesimizi bulmamız. Özellikle Dost 1 ve Dost 2 albümlerinde kendi müzikal kimliğimizi gerçekten bulduğumuzu hissediyorum.
Şarkılarınızda inanılmaz sıcak, çiğ ve organik bir analog sound var. O 70’lerin ruhunu, bas yürüyüşlerini, vintage synth’lerin ve bağlamanın o filtresiz hâlini kayıtlarda korumak için günümüzün steril dijital kolaylıklarından bilerek mi kaçıyorsunuz?
Sound konusunda her zaman çok bilinçliyim ve oldukça net bir estetik anlayışım var. Ama aslında önceki kayıtlarımızın hepsi dijitaldi. İlk kez son albümümüz “Yarın Yoksa”yı New York’taki Diamond Mine Studios’ta Leon Michels prodüktörlüğünde banda kaydettik. Bu bizim için gerçekten çok heyecan verici bir deneyimdi. Vintage synthesizer’ları da tabii ki çok seviyoruz. Graham Mushnik özellikle Hammond orglar, farklı vintage klavyeler ve synthesizer’larla denemeyi çok seven bir müzisyen. Bağlamayı da her zaman tamamen “filtresiz” bırakmıyoruz. Mesela Yüz Yüze’de bağlamayı bir Oil Can efektinden ve Leslie hoparlörü üzerinden geçirdik ve sesini bilinçli olarak değiştirdik. Ben böyle deneyleri çok seviyorum.

Bağlama, Avrupa için uzun süre sadece “egzotik” bir halk çalgısıydı. Sen onu bir psikedelik rock enstrümanı gibi çalıyorsun. Farklı akort sistemlerini ve Batı enstrümanlarını entegre ederken nasıl bir matematik kullanıyorsun?
Bağlama Avrupa’da uzun süre egzotik bir enstrüman olarak görüldü ve yeterince kurumsallaşmadı. 2013’te Berlin’de “Yılın Enstrümanı” seçilmesi ve aynı yıl ilk Bağlama Sempozyumu’nun düzenlenmesi bu açıdan önemli adımlardı. 2015’ten itibaren de Almanya’nın ülke çapındaki en büyük gençlik müzik yarışması “Jugend musiziert”te federal düzeyde solo enstrüman olarak yer almaya başladı.
Bugün bağlama çeşitli üniversitelerde de okutuluyor; ben de Mannheim Popakademie’de bağlama eğitmeni olarak görev yapıyorum. Ben klasik bir bağlama eğitimi aldım ama enstrümanımla farklı şeyler denemeyi seviyorum. Başka enstrümanlarda duyduğum melodileri bağlamaya aktarmak da beni çok besliyor. Uzun yıllar klasik piyano eğitimi almış olmam ve başka enstrümanlar çalmam da doğal olarak yaklaşımımı etkiliyor. Teorik olarak en heyecan verici taraf ise mikrotonları Batı armonisi ve akorlarıyla bir araya getirmek. Buradaki asıl mesele, yeni şeyler denerken bağlamanın karakterini ve müziğin özünü kaybetmemek. Benim için en heyecan verici olan da tam olarak bu denge.
Gelelim yakın tarihin en gurur verici anlarından birine… Altın Gün ile birlikte BBC Proms kapsamında Royal Albert Hall sahnesine çıktınız. Klasik Batı müziğinin bu tarihî kalesinde, orkestra eşliğinde Anadolu ezgilerini çalmak sosyolojik olarak nasıl bir meydan okumaydı?
Royal Albert Hall gibi dünyanın en prestijli sahnelerinden birinde bağlamayla yer almak, Şeker Oğlan gibi türkülerimizi yeniden düzenleyip kendi bestelerimle birlikte BBC Symphony Orchestra eşliğinde çalmak benim için çok büyük bir dönüm noktasıydı. Bu konser hâlâ içimde yankılanıyor! Aslında yaklaşık on yıldır dünyanın önde gelen oda orkestralarından Ensemble Resonanz başta olmak üzere farklı orkestralar ve topluluklarla düzenli olarak çalışıyorum. Benim için soru hep şuydu: Bağlama neden diğer enstrümanlar gibi bir orkestranın parçası olmasın?
Elbette bunu ilk yapan biz değiliz; bizden önceki bağlama ustaları da bu yolları açtılar: Arif Sağ, Taner Akyol vs. Ama her kuşak kendi etkilerini, iş birliklerini ve müzikal vizyonunu beraberinde getiriyor. Royal Albert Hall’da seyirciyle konuştuğum anlarda diasporadan gelen o güçlü karşılığı hissetmek beni çok etkiledi! Binlerce insanla birlikte o mekânı bir anlığına kendimize ait hissetmek… Bunun ne anlama geldiğini kelimelerle anlatmak gerçekten çok zor. Halkım adına çok büyük bir gurur hissettim!

O devasa salonda çaldığınız müzik, aslen Anadolu’nun köylerinden, kahvehanelerinden, cemevlerinden doğan bir müzik. O lüks ve tarihî sahnede bağlamanın tellerine vururken bu tezatlık aklından geçti mi? Bu sentezi sağlamak sana neler hissettirdi o an?
Ama bunlar benim için daha çok anlatılar, okuduklarım ve bana aktarılan hikâyeler. Benim doğrudan yaşadığım bir geçmiş değil. Ben bağlamanın köklerini ve özünü yanımda taşıyıp başka yerlere götürüyor, orada yeniden kök salmasına izin veriyorum. Bu yüzden Royal Albert Hall gibi bir sahneyi bir tezat olarak görmüyorum; tam tersine kültürümüzün diasporada doğal bir şekilde devam etmesi olarak görüyorum. İster arkadaşlarımla bir restoranda çalayım ister Elbphilharmonie’de, İngiltere’de bir festivalde ya da Amerika’da sahneye çıkayım, benim için bağlama hep aynı doğal devamlılığın içinde. On yıllardır bu toplumların bir parçasıyız; neden bu sahnelerde de kendi alanımızı almayalım?
BBC Proms gibi bir oluşumun içinde yer almak, Anadolu psikedeliğinin Avrupa’da artık “World Music” gibi dışlayıcı bir etiketten kurtulup, global alternatif sahnenin ana akımına yerleştiğinin en büyük kanıtı diyebilir miyiz?
Kesinlikle buna katkımız olduğunu düşünüyorum. Ama böyle bir dönüşüm, birçok insanın, müzisyenin ve projenin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Ben de kendimi bunun küçük bir parçası olarak görüyorum. BBC Proms’ta o akşam hep birlikte gerçekten çok güzel bir şey ortaya çıkardık. Umarım bu tür iş birlikleri devam eder ve müziğimiz “World Music” gibi dar kategorilerin ötesinde kendi yerini daha da sağlamlaştırır. Hatta Alman medyasında zaman zaman “yeni mainstream” diye anılması bana biraz komik geliyor. Ama neden olmasın?
Anatolian Psych şu an Avrupa’da ve dünyada çok popüler, hatta bir trend. Müzik endüstrisinin (ve dijital platform algoritmalarının) bunu geçici bir “hype” olarak tüketip bir kenara atmasından endişe duyuyor musun, yoksa kalıcı bir türe mi dönüştü?
Kesinlikle kalıcı bir şeye dönüşeceğini düşünüyorum. Bugün Avrupa’daki sahneye baktığınızda, bu sound’dan beslenen ne kadar çok grup olduğunu görüyorsunuz. Bu müzik giderek daha fazla yayılıyor, yeni iş birlikleri ortaya çıkıyor ve hem müzikal hem de sahne anlamında kendine daha fazla alan açıyor. O yüzden bu müzik için geleceğe çok olumlu bakıyorum. Bir gün bunun etrafında bir oluşum ya da kolektif kurulursa, ben de kesinlikle içinde olurum.

Türkiye’deki konserlerinize gelen kitle ile Avrupa’daki konser kitlenizin müziğinize reaksiyonu arasında nasıl farklar gözlemliyorsun? Buradaki dinleyiciler yurt dışından gelen bu yoruma ne kadar açık?
Türkiye’de konserlerin tabii ki farklı bir tarafı var. Müziğin kökleri Anadolu’ya dayanıyor ve dil de bütünüyle anlaşılıyor. Türkiye’de dinleyicinin de bunu daha doğrudan hissettiğini düşünüyorum. Ama sözlerin anlaşılmaması da bazen müziğin başka bir tarafını açıyor. İnsan kelimelerden çok sese, vokale ve duyguya odaklanabiliyor. Ama dünyanın başka yerlerinde de dilin hiçbir zaman gerçek bir engel olduğunu hissetmedim. Avustralya’dan Yeni Zelanda’ya, Amerika’dan Avrupa’ya kadar insanların müziği ses, groove, vokal ve sahnedeki enerji üzerinden anladığını görüyorum. Konserlerde çoğu zaman çok duygusal bir alan oluşuyor. İnsanların biraz kendi içlerine dönebildiğini hissediyorum. Türkçe konuşsun ya da konuşmasın, Anadolu’da da küçük bir Yeni Zelanda kulübünde de insanlar o duyguyu bir şekilde hissedebiliyor.
Tüm bu çok kültürlü yolculuğa, analog ruhu koruma çabasına ve küresel başarılara baktığında; Derya Yıldırım & Grup Şimşek’in adının gelecekteki müzik tarihinde nasıl bir cümlenin içinde geçmesini istersin?
Sanırım şöyle bir cümlenin içinde geçmesini isterdim: Derya Yıldırım & Grup Şimşek’in, kendi kültürel mirasından beslenen, kendi döneminin ruhunu yansıtan ve bir anlamda kendi kuşağının sesi olabilen bir müzikal oluşum olarak anılmasını isterdim. Benim için müzik biraz da yaşadığımız toplumun aynasıdır. Eğer benim yaptığım müzik kendi kuşağımızın duygularını, çelişkilerini ve deneyimlerini taşıyabiliyorsa, bu benim için çok değerli.