İnceleme

Yepyeni bir kötü: Digger

Alejandro González Iñárritu’nun Tom Cruise’u yaşlı bir adam olarak görebilmek için tek şansımız olan Digger’ı, nurtopu gibi bir “ya sev ya nefret et filmi” olarak gündemimize bomba gibi düştü.
post image

Alejandro G. Iñárritu’nun heyecanla beklenen yeni filmi, pek de olumlu eleştirilerle başlamamış gibi görünüyor. Rotten Tomatoes’da açılışını %41 ile yapan ve şimdilerde %51’lere ulaşan filmde Amerika’nın en ünlü kahramanlarından Tom Cruise, bu defa kendisi ile yaşıt, 60’larında bir petrol baronu olan Digger Rockwell’i canlandırıyor. Digger, geçtiğimiz yıllarda Oscar kazanmış Kazo Hiro’nun makyajları sayesinde, Cruise’u yaşlı bir adam olarak görebilmemiz için sanırım tek şansımız olacak. Cruise’a beyaz perdede Riz Ahmed, Sandra Hüller, Michael Stuhlbarg ve Jesse Plemons eşlik ediyor. Baronların en yakın arkadaşı her zaman ABD başkanıdır malum. Her cümlesinin başında anüsünde kanser olduğunu bağıran Başkan Compson’ı ise John Goodman canlandırıyor. Bunun dışında kadroda aşırı yaşlanmış bir kedi –Margaret, sözlerinin hiçbir önemi olmayan veterinerler ve hiçbir yere sıkça koşuşturan Digger çalışanları mevcut.

Son yıllarda epeyce konuştuğumuz VistaVision ile çekilen filmin görüntü yönetmeni de yine Iñárritu’nun tanıdığımız işbirlikçisi Emmanuel Lubezki. Tuhaf, gri distopik bir dünyanın, neredeyse yalnızca Digger evi ile anlatıldığı filmin en öne çıkan özelliği, Dennis Gassner ve Richard Johnson imzalı prodüksiyon tasarımının ihtişamlı başarısı. Cosmo Sheldrake’in müzikleri de bu ambiyansa eklendiğinde, tanımlanamayan bir uzay cisminin gelip sizi vakumlayarak içine çektiği bu kurmaca dünyaya ışınlanıyorsunuz. Hem olağanüstü sinematografisi ve görsel dokusu hem de cebinde sürekli yeni bir sürpriz taşıyan anlatı yapısıyla filmin çok uzun tartışmalara konu olacağına şüphe yok.

Digger, henüz başında filme dair süprizbozanların paylaşılmamasını özenle rica eden bir metin yayınlıyor. Normalde basın gösterimlerinde ve ön gösterimlerde belirli bir süre ambargo uygulanmasına alışığım ancak Warner Bros. Stüdyoları’nın, ekibin ve yönetmenin bu sıradışı tercihine saygı duymak adına, filmin sürprizlerine hiç dokunmadığımı incelemeye başlamadan eklemek isterim.

Yeni moda: kötü milyarderler

Digger, Teksaslı atalarının mirasını yaşayan bir süper zengin petrol baronu. Aile mirası evinde, aile mirası kazma-küreğinin ismini taşıyarak yaşıyor, neredeyse hiç dışarı çıkmıyor; öyle ki bir sorun olduğunda ABD başkanı ile ekibi onu evinde ziyaret ediyor. 30’lu yaşları görmüş ve –Hüller’in kulaklarımdan silinmeyen çınlayışıyla- “kucağında çürüyen” kedisi Margaret ile yaşıyor. Kendisi kadar tuhaf bu evde, zenginliğe, ışıltıya ve konfora dair pek bir şey görmüyoruz. Daha çok gri-kahverengi bir karanlığa sıkışmış, kulağındaki seslerle sürekli sorun çözmeye çalışan bir kâbus dünyasına konuğuz. Bu dünyanın kabuğunun kırılma noktası da tüm maillere, incelemelere, araştırmalara ve bilim insanlarının uyarılarına rağmen petrol sondajını durdurmayan Digger’ın buzullarda büyük bir kırılma yaratmasıyla gerçekleşiyor. İklim krizi, su baskınları, tahliye edilmesi gereken ülkeler, büyük nüfuslar ve göç sorunu ile dünyaya zincirleme bir kıyamet getiren Digger, büründüğü Tanrı rolüyle kısa sürede dünyanın yıkıcısı değil de kurtarıcısıymış gibi davranacağı bir plan hazırlıyor.

İklim krizi konferansına katıldığımda, aslında her şeyin başında, yani iklim krizi kavramı ortaya atılmadan, etkileri görülmeye başlamadan önce fosil yakıt üreticilerinin bu akıbeti bildiklerini öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bizlere hep, tüm sistem bu enerji üstüne kurulmadan önce böyle etkileri olabileceği bilinmiyormuş intibası verilse de aslında ilk fosil yakıt kurulu toplandığında, bu tercihin olası tüm etkileri karar vericilere birer birer anlatılmış. Bunu duyunca çok uzun zaman, böyle bir şeyi kim yapar diye düşünmüştüm. Bile bile dünyanın sonunu getirmeye nasıl insanlar karar vermiş olabilir? Hem de yalnızca kısacık yıllar sürecek bir zenginlik için. Herhalde o kurulla ilgili bir portre çizmeye çalışsak, en gerçekçi sonuç yine Digger’ın karikatür karakterleri olurdu.

Bahsettiğim karakterleri karikatür olarak tanımlama sebebim, yalnızca birkaç on yıl öncesine kadar bizlere öğretilen, gerçek, kişisel tarihi ve özellikleri olan karakterler yaratma düsturuydu. O dersleri geride bırakıp günümüze geldiğimizde, o zamanlar karikatürize diyeceğimiz kötü adamlar, önü sonu olmayan masal kötüleri, tek boyutlu ve tek amaçlı tipler, günümüzün gerçek figürleri hâline geliyor; çoğunlukla da siyasi figürler olarak karşımıza çıkıyor. Sarışın mavi gözlü, tek bir kelimesi ile dünya savaşı çıkarabilecek güce sahip olduğunu bilen Amerikan siyasetçileri, ağızlarından tükürükler saçarak bağıran ve dünyanın başına gelen kötü her şeyi yeni aldıkları silahlarının reklamını yapma şansı olarak gören askeri yöneticileri, dünyanın başına ne geleceğini, iklimi, onun için çalışan canları ve diğer canlıları önemsemeyip bahsi geçen sorunun kendisine ne kadar zarar ettirebileceğini soran milyarderleri… Art arda sıraladığımda, ülkeler ve coğrafyalarla sınırlanamayacak bu figürlerin egemen olduğu günümüz dünyasında, en büyük ihtiyacımız da bu konuyu ve karakterleri ele alan, hicveden, dalga geçen, yerden yere vuran, delik deşik eden eserler.

Iñárritu’nun filmin fikrini 2017 yılında, daha Donald Trump’ın ilk kez seçilmesinden önce bulduğu söyleniyor. Henüz geçtiğimiz ay yaşanan Hindistan’daki sel felaketini de düşünürsek filmin, iklim krizi dersine iyi çalıştığı da açık. Ancak son yıllarda izlediğimiz PTA’nın bol ödüllü Savaş Üstüne Savaş’ı ve Bong Joon-ho’nun Mickey 17’sinde gördüğümüz ultra zengin kötü adamlar ve onların sıkı sıkıya bağlı oldukları politikacılarının karikatürlerini düşündüğümüzde, sinemadaki asıl yeni modanın kötü milyarderler olduğunu söyleyebiliriz. Örneklediğim iki film nasıl sağ popülizmi eleştirmeyi amaçlıyorsa Digger da bu akımın yücelmesini sağlayan sıradan, konformist bireyleri hesaplaşmaya çağırıyor.

Fazlasıyla kibirli ve abartılı bir iklim krizi hicvi olarak nitelendirilen filmin en güçlü sahnesini, Digger’ın Amerikan Senatosu’na savunma verdiği monoloğu oluşturuyor. Bu büyük yüzleşme, kameranın Digger’ı Senato’ya çıkacağı koridorda arkadan takibi ile başlıyor ve Gladyatör arenası benzerliği ile karakteri –yalnızca o konuşma özelinde– yüceltiyor. Dinleyicilerine, kendi konforları, rahatlıkları, lüksleri, gereksiz istekleri için dünyanın bu hâle geldiğini, asıl suçun tüm dinleyicilerin ortaklığında gerçekleştiğini yüze vuran konuşması, filmin yıllar geçse de unutulmayacak “o sahne”si.

Bağırışlar çağırışlar üstüne

Tüm karakterlerin, birbirlerine haykırırcasına bağırıp aslında kendileri dışında hiç kimseyi duymadığı bir film izliyoruz. Digger, zaten her zaman kulaklığı ile karşısındakini dinliyor mu, kulaklığa mı dikkatini vermiş, bu bağırışın muhatabı kim soruları arasında sıkışıyor. Bir açıdan, herhangi bir filmin izleyiciye “bağırdıkları” ile temelde hiçbir şey anlatamadığına işaret etmeye çalışılıyor gibi yorumlayabileceğimiz bu kaos, kısa sürede başı çoktan unutulmuş, sonu da asla gelmeyen monologlara dönüşüyor. Tüm monologların birer birer ele alınıp incelenme şansı olduğunda çok ama çok önemli şeyler söylediği gerçeğini bir kenara bırakırsak, ilk bir saatin ardından “birbriniiğze baaağrmayın guzuuum” diyecek bir mental yorgunluğa ulaşıyorum. Manası, otoritenin tesisi ile otoritenin yıkılışı arasında kaybolan bağırışların en üzücüsü ise potansiyeli sonuna kadar harcanmış Sandra Hüller’den geliyor.

Hemen hemen tüm eleştirilerini okuduğum filmde performansı en çok beğenilen oyuncu, Riz Ahmed (gerçekten!) ise canlandırdığı Dr. Ganesh karakterinde karşısındakini dinlemeyi ve gerçekten anlayacağı şekilde olayları izah etmeyi önceliyor. Ancak bu takdir toplayan karakter de filmin geri kalan tüm karakterlerinden ayrı düşmüyor ve belli bir stereotip çerçevesinden dışarı çıkamıyor. Film bazen, üslü sayılar benzeri, parodinin parodisi hâlini almakla kalmıyor, bu denli su katılmamış tercihler elde olanın da değerini yitirmesine sebep oluyor. Böylelikle, şeytanı bile hayretlere uğratacak bir petrol baronu, para akışının kesilmemesi için can ve mal feda etmekte hiç tereddüt etmeyen bir başkan, her konuyu seksist cümlelerle betimleyip silahlar ve bombalar yardımıyla çözümleyeceğine inanan bir komutan ve gerçeklerin farkında olan yegâne kişi olmasına rağmen kimseye laf söz geçiremeyen Hintli bir bilimadamı arasındaki orta oyunu-vari bir atışmalar silsilesine bürünüyor.

Muhteşem ikili

David Rooney, film incelemesine “Tom Cruise ve Alejandro G. Iñárritu, gösteriş cehenneminde birbirine çok yakışan, dayanılmaz derecede kendinden memnun bir filmde mükemmel bir ikili olmuşlar” başlığını atmış. Şu tek başlık dahi kelimeler dolusu incelemeleri özetlemeye yeter. Gözü karalığı çoğunlukla cesaretinin aksine kibrine yorulan yönetmenin çok söz söyleyen bu “çok ama çok” filmi, çoklukları öyle bir noktaya getiriyor ki sonunda ortada kocaman bir hiçlik kalıyor. Çok şey söylemeye çalışırken hiçbir şey söyleyememe talihsizliğine kapılan filmin, kendisinin de kendisine hayran olduğunu söylemekten geri durmayan zekâsı, bu laf kalabalığının içine daha önce aldığı ve daha sonra alacağını bildiği eleştirileri de dâhil ediyor. Sanki “Hakkımda iyisiyle kötüsüyle ne düşündüğünüzü, hatta düşüneceğinizi biliyorum ve işte her birine cevabım!” demeyi atlamamak için ilmek ilmek işlenmiş diyaloglar, senarist ekibi Alexander Dinelaris, Nicolás Giacobone ve Sabina Berman imzasını taşıyor. Bu taktik belki başka bir filmden bahsederken filmin aleni gövde gösterisine güç katabilirdi ancak Digger özelinde, ölümcül günahını katmerleyen bir işlev üstlenmekten öteye gidemiyor.

Gülmeye hasret kaldığımız bu günlerde “komedi” sıfatıyla yükselen filmin espri tercihleri, güldürmüyor. Film zaten aslında komik olmamayı amaçlıyor, asıl konu bu şakamsılara gülen insanları namlunun ucuna almak. Şakaları belki 90’lardan hatırlanacak basmakalıp birkaç denemenin ötesine bu nedenle geçemiyor. Şakasız komik filmi, bir dost-arkadaş turnusolu olarak kullanabilir, bu amiyane şakalarına gülenleri gönül rahatlığıyla yaşamınızdan çıkarabilirsiniz. Mesela, silahsever beyaz Amerikalı komutanın seksist benzetmelerinin üstüne Başkan’ın ona, “Lütfen! Aramızda kadınlar var, bu şekilde konuşman doğru değil!” dediği anda kameranın birden geniş açıya geçmesi ve bir oda dolusu adamın merakla birbirlerine, masanın altına bakıp herhangi bir kadın bulamayınca tükürükler saçarak kahkaha atmaları… Ve bu kahkahalara eşlik eden seyirciler? Yakın arkadaşınız da katılırsa… Bu bir kâbus olmalı.

Filmi, görsel dünyanın büyüsüne kapılabilmek için sinema salonlarında izlemenizi tavsiye ederim.

İyi seyirler!

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans