Tanımıyorsanız da yakında tanıyacaksınızdır çünkü son yılların en hızlı yükselen rock’n roll gruplarından biri Palaye Royale. Her an bir festivalde veya sosyal medyada karşınıza çıkabilirler. Kim bilir, belki de bu Çarşamba (9 Nisan), Maximum Uniq Box’ta koparacakları rock’n roll gürültüsüyle tanırsınız onları. Tabii hayranları halihazırda tıka basa doldurmazsa! Genç ve iddialı bir grup Palaye Royale. Bana biraz Jane’s Addiction’ı, biraz Black Veil Brides’ı, biraz da Måneskin’i çağrıştırdılar ama onlar en büyük kozlarının özgünlük olduğunu söylüyorlar. Tabii ilhamlarını da saklamıyorlar. Sanatın her türünden beslenerek müzik dünyasında farklı ve kalıcı bir iz bırakma derdindeler. Üç kardeşin kurduğu grubun davulcusu Emerson Barrett’a sorularımızı ilettik.
Merhaba. 9 Nisan’da yeniden İstanbul’a geleceksiniz. Ülkemizden anılarınız neler? Ve hayranlarınız bu defa Palaye Royale’den ne beklemeli?
İstanbul, dünyaları bir araya getiren bir şehir. Antik ve modern, Doğu ve Batı… Tıpkı Palaye Royale’in türler, çağlar ve sanatlar arasında var olması gibi. Enerjisi baş döndürücü ve hayranların tutkusu, ayrıldıktan uzun süre sonra bile yanımızda taşıdığımız bir şey olmuştu. Bu sefer, daha fazla ateş, daha fazla kaos içeren, ateşli bir rüyaya adım atmış gibi hissettirecek bir gösteri ile geri dönüyoruz.
Konserlerinizde hem sağlam bir performans sergiliyorsunuz hem de çok dinamik bir izleme keyfi yaratıyorsunuz. Sahne ve konserler açısından, örnek aldığınız başlıca müzisyenler kimlerdir?
Tiyatral kaosun tanrılarıyla büyüdük: David Bowie, The Doors, The Rolling Stones. The Rolling Stones’u izlediğimi ve Mick Jagger’ın sahneyi bir büyücü gibi nasıl yönettiğine hayran kaldığımı hatırlıyorum. Performans sanatını müziğin ötesine taşıyan bir şey var, o da simya. Seyirciden enerji alırsınız, onu ruhunuzla karıştırırsınız ve unutulmaz bir şeye dönüştürürsünüz.
İdeal bir festival grubusunuz. Bu yüzden de sizi hem ana akım pop-rock festivallerinde hem de Download Festivali gibi rock-metal festivallerinde görebiliyoruz. Peki farklı kitlelere çalarken performansınızı değiştiriyor musunuz?
Palaye Royale’in özü aynı kalır, ancak sunum değişir. Bir rock festivalinde, cesarete ve ilkel enerjiye yaslanırız. Daha eklektik bir festivalde ise ihtişamı, modayı, sinematik öğeleri öne çıkartırız. Ancak tek bir şey sabit kalır; ortam ne olursa olsun, kendimizi her şeyimizle, tüm hücrelerimizle sahneye veririz.
Palaye Royale’in şu ana kadar hangi konser veya festival performansı size en büyük tatmini yaşattı?
Çok sayıda var ama Download Festival ateşle vaftiz edilmek gibiydi. O sahneye çıkmak, oranın tarihini bilmek, bizden önce orada sahne alan efsaneleri bilmek ve oradaki kitlenin kükremesini hissetmek gerçeküstüydü.
Son albümünüz “Death or Glory” geçen yıl Ağustos ayında yayınlandı. Neredeyse bir yıl geçti, peki bu albüme geri dönüp baktığınızda neler düşünüyorsunuz? Ve bir sonraki albüm için nasıl bir program düşünüyorsunuz?
“Death or Glory” savaş çığlığımızın, tavizsiz bir şey yaratma mücadelemizin sonucuydu. Zihinlerimizde ve canlı performanslar aracılığıyla gelişmeye devam ediyor. Bir sonraki albüme gelince; sanat asla uyumaz. Hayatımızın bir sonraki bölümü gölgelerde şekil alıyor, açığa çıkmayı bekliyor.
Kişisel yaşamlarınıza dayanan birçok duygusal şarkınız var. Bu şarkıları sahnede seslendirdiğinizde, her seferinde farklı ve özel bir deneyim yaşıyor musunuz?
Her performans bir zamanlar yaşadığımız duyguların yeniden canlanmasıdır. Bazı geceler, rahatlatıcıdır. Diğer geceler, eski yaraları yeniden kanatmak gibidir. ‘Lonely’ her zaman farklı bir şekilde vurur, her yarayı açığa çıkarır.
Hayranlarınızla olan bağınızı nasıl tanımlarsınız?
Hayranlarımızla olan bağımız sadece sanatçı ve izleyici gibi değil, biz bir aileyiz, her performansımız paylaşılan bir deneyim. Hayranlarımız bize müziğimizin onları kurtardığını, en karanlık anlarında ışık olduğunu söyledi. Bu en büyük onurdur.
Palaye Royale, müziğin, edebiyatın, sinemanın ve modanın çarpışmasıdır.
Palaye Royale’i tanımlarken “fashion-art rock” gibi ifadeler kullanıyorsunuz ve yalnızca müzik türlerinden değil, aynı zamanda görsel sanatlardan da ilham aldığınızı söylüyorsunuz. Müzik dışında hangi sanat disiplinleri sizi etkiliyor?
Sanat her şeydir. Hieronymus Bosch’un eserleri, Salvador Dalí’nin sürrealizmi, Tim Burton’ın inşa ettiği dünyalar hayatımıza anlam katıyor. Edebiyat zihni besler, Alan Watts, Oscar Wilde, Edgar Allan Poe ve Hunter S. Thompson’ın deliliği… Moda ise kendi isyanıdır, McQueen, Galliano, Vivienne Westwood… Palaye Royale tüm bu unsurların çarpışmasıdır.
İkinci adlarınızı soyadınız olarak kullanıyorsunuz ve benim bir teorim var: “Danzig” muhtemelen Glenn Danzig’den geliyor, Emerson’un “Barrett”ı muhtemelen Syd Barrett’tan geliyor… Haklı mıyım? Bu durumda Remington’un “Leith”i kimden veya nereden geliyor?
Annemiz bize bu ikinci isimleri verdi ve her birimiz buna göre büyüdük. Her birimiz kendi mirasımızı yaratmak için ikinci isimlerimizi soyadımız olarak aldık.
Rob Zombie ve Marilyn Manson ile çıktığınız tur nasıldı? Bu isimlerin kült takipçileri var. İlk başta sevgilerini kazanmak zor muydu?
Bu, daha karanlık bir dünyaya bir giriş oldu bizim için. Seyirciler ilk başta acımasızdı, ancak biz bu meydan okumadan başarıyla çıktık. Turun sonunda, birçoğunun kalbini kazanmıştık, tamam bazıları hâlâ kanıyordu, bazıları çoktan kırılmıştı, ancak hepsini müzik aracılığıyla bira araya getirmeyi başardık.
Son zamanlarda büyük rock grupları yavaş yavaş emekliye ayrılıyor ve festivaller ‘headliner’ sıkıntısı yaşıyor. Palaye Royale o headliner pozisyonuna aday diyebilir miyiz?
Taht boş ve biz kendi krallığımızı yaratmak için buradayız. Başrol oyuncusu olmak egoyla ilgili değil, bizden daha uzun yaşayacak bir miras yaratmakla ilgilidir.
Palaye Royale’e her zaman açık ve devam eden bir sanat projesi olarak baktık.
Gerçekten harika videolarınız var. ‘Lonely’ mesela film gibi. ‘Just My Type’ çok eğlenceli, ‘Oblivion’ ise siyah-beyaz stiliyle dikkat çekiyor… Videolarınızda kreatif yön ne kadar sizin elinizde? Ve en sevdiğiniz videolar hangileri?
Sadece videolara değil, tüm görsel içeriğimizin yaratım süreçlerine derinlemesine dahil oluyoruz. Videolarımız, hayallerimizin gerçeğe dönüşmüş hali, hayal gücümüz bizim için bir tuval. ‘Lonely’ favorimiz olmaya devam ediyor, sinematik şiir, hüzün ve güzellikle boyanmış…
Genel olarak, diğer sanatçıların en sevdiğiniz videoları hangileridir? Büyüdüğünüzde sizi “Vay canına” diye düşündüren herhangi bir video var mı?
My Chemical Romance’ın kurduğu fantastik dünyalar bizi çok etkiledi, büyüleyici ve ilham vericiydi. Görsel olarak yeni dünyalar inşa etmek Palaye Royale’in çok önemli bir parçası. Hayal dünyalarımıza kaçma yeteneğimizi geliştirdikçe ve hayranlarımızın bunlara dair yaptığı her yorumla o dünyaları daha da ileriye taşıyabiliriz. Bu gruba her zaman açık ve devam eden bir sanat projesi olarak baktık.
Nine Inch Nails’in ‘Closer’ ve Tears for Fears’ın ‘Mad World’ şarkıları başta olmak üzere birçok harika cover’a imza attınız. Acaba bu cover’lardan sonra şarkıların orijinal sanatçılarından herhangi bir geri dönüş aldınız mı?
Doğrudan bir geri bildirim almadık, ancak o şarkıların enerjisi bizimle yaşıyor. Bazı şarkılar zamanı aşar ve biz sadece onları canlı tutan araçlarız.
Müzik dinleme pratiğiniz nasıl? İnsanlar artık CD veya plak satın almıyor, yalnızca streaming platformlarını kullanıyorlar. Müziği nasıl dinliyorsunuz? Müzik dinleme alışkanlıklarının geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Plak kutsaldır. Streaming kolaylıktır. Gelecek ise nostalji ve evrim arasındaki bir savaş alanı olacak.
Peki son sorumuz şu: Konserinizi sabırsızlıkla bekleyen Türk hayranlarınıza mesajınız nedir?
Çılgın güzellik ile kaos ve tutkunun hükmedeceği bir geceye hazır olun. İstanbul’a ziyaretçi olarak değil, sanat ve isyan kardeşleri olarak dönüyoruz. Bunu unutulmaz kılalım.