
Ajon Singh’ın ilk senaristlik denemesi olan “Primetime”, Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yaptığından beri ilgi odağımızın merkezinde. Yönetmeni Lance Oppenheim, bu ilk uzun metraj kurmacasında Dateline NBC’nin “To Catch a Predator” isimli reality showunu medya, izlenirlik, medya etiği, televizyon ekranının yaptırım gücü, izleyicinin sınırları gibi pek çok farklı çerçeveden ele almaya ve kısacası genel-geçer bir ana akım medya eleştirisine ulaşmaya çalışıyor. Esquire dergisinde 2007’de yayımlanan “Tonight on Dateline This Man Will Die” makalesinden esinlenen film için asıl uzmanlığı olan belgesel anlatısını ciddi olarak filmin merkezine alarak kariyerinin herhalde en çok konuşulacak işine imza atıyor. Film, sadece konusuyla değil, oyuncu kadrosunun -aşırı- dikkat çekiciliğiyle de bir adım öne çıkıyor. Robert Pattinson, Merritt Wever, Skyler Gisondo, Alex Winter ve Phoebe Bridgers’ı beyaz perdede buluşturan film, 2000’lerin ortalarında geçiyor ve görsel olarak da neredeyse kullanabileceği tüm referansları es geçmeden kullanıyor.
Robert Pattinson geçtiğimiz yıllarda “Mickey 17”, “Drama”, “Geber Aşkım!”, “Odyssey” gibi çok ama çok popüler birçok yapımda karşımıza çıktı. (Onun filmografisinde benim favorim her zaman Robert Eggers’ın yönettiği “The Lighthouse” olacak gibi gözüküyor.) Ancak okuduğum yorumlardan anladığım kadarıyla Pattinson ne yaparsa yapsın yıllar önce özdeşleştiği ergen, karizmatik, tehlikeli, tutkulu vampir efsanesini ardında bırakamayacak. Nasıl ki Pattinson’a vampirlik biraz da karakteristik yüzü, ürkütücü/karizmatik bakışları ile bir daha üzerinden atamayacağı kadar yapıştıysa “Primetime”da da yine aslında benzer şekilde. Pattinson yalnızca oldukça etkileyici performansıyla değil, alışagelmediğimiz kadar sert ifadeli kemikli yüzü, çıkık çene hattı, çatık kaşları ve yüzüne kurumuş bir kabuk gibi yerleşerek ifadesindeki karanlığı gizlemenin aksine onu daha da meydana çıkaran tekinsiz tebessümüyle rol için tam olarak biçilmiş kaftan gibi. Zaten rolü Pattinson’ın üstlenmesi filmin en büyük alameti farikası. Zira saydığım tüm popüler, çok izlenen, devasa bütçeli yapımların yanında o, seyircinin aklına ilk olarak “kan emici” sıfatıyla geliyor. Dolayısıyla film, içeriğine dair hiçbir fikri olmayan birine yalnızca afişini gördüğünde bile anlatmak istediği şeyi çağrışımlar, seziler yoluyla aktarmaya başlıyor. Epey başarılı, zira Pattinson yalnızca reytingi artırmak, “Lost” dizisini tahtından etmek, çok tanınmak ve çok konuşulmak motivasyonlarıyla çalışıyor. Ancak kendisini çok ulvi bir iş yapan, suçluların utanç yoluyla toplum tarafından cezalandırılmasını sağlayan bir süper kahraman olduğuna inanıyor. O, megaloman bir spiker olan Chris Hansen’ı canlandırıyor.
Hansen’ın her bir mimiğini ve şahsına münhasır diksiyonunu neredeyse birebir taklit ediyor, böylece Hansen’ı medya etiğini sorunsallaştıran bir yapımda popüler kültür tarihinden seçilmiş bir sembol olmaktan çıkarıp gerçekten kişiliğiyle filme taşıyor. Filmin anlatmaya giriştiği ancak anlatmadığı, ana hikâyeyi besleme umuduyla yol açtığı ancak ilerletemediği “karısını aldatan, manipülatif erkek televizyoncu” aksı da yine aynı noktaya bizi getiriyor. Böylece film, asıl iddiası olduğu düşünülen “ana akım medyanın eleştirisi ve medya etiği” üzerine geniş bir perspektiften bakıp eleştiri inşa etme fırsatını elinin tersiyle itiyor. Hansen’ın bizzat kendisi de X’te yayınladığı bir videoda filmi “tuhaf” ve “gerçeklikten kopuk” olarak nitelendirmiş, şaşırtıcı değil. Ancak Oppenheim’ın eleştirilere yanıtı, filmin iddiasını da birinci ağızdan boşluğa düşürüyor: “Ben bu filmi her zaman temsili bir portreden ziyade bir ateşli rüya olarak düşündüm.” Bu ateşli rüya kısmına geleceğim.

Filmin oyuncu kadrosunun tek başarısı sadece Robert Pattinson tercihi de değil. Merritt Wever, Phoebe Bridgers, Skyler Gisondo ve Alex Winter’lı muhteşem bir oyuncu kadrosuna sahip “Primetime”. Özellikle Wever’ın ağzında sürekli büyüyen, asla bitmeyen ve atılmayan, sürekli yinelenen sakızı, hatta ağzı yarı açık şekilde sürekli sakız çiğneyişi kan dondurucu. Ağzına sinek kovucu plastiklerle vurasımın geldiği sahnelerde bir televizyon yapımcısı olarak onun tek derdi anı kurtarmak, anı -yani parasını- Her ne olursa olsun şovun devam etmesi için gerekeni yapacak kişi o, bir intihardan bir bölüm çıkarabilecek kişi. Karakterlere en zor anlarında hep arkasından yaklaşan, bakışları asla ama asla değişmeyen ve geviş getirirken o anı kurtaracak ne gerekirse onu söyleyen biri. Bir timsah gibi. Karanlık göletinin içinde ağır ağır avına doğru ilerleyen bir timsah.
Bridgers’ın öyküsü ise bambaşka. Hiç tahmin etmediği bir teklifmiş “Primetime” onun için ve önceleri bu kadroyla ekranda olma fikrinden biraz çekinmiş. “Tüm bu adamların arasında kaybolacağımı sanmıştım.” diyor röportajında. Ama elbette tam tersi olmuş, ekibin tamamını da çok sevmiş. O, şov ekibinin hem genç bir kız hem de genç bir oğlan taklidi yapabilen en önemli “yem”i ve bu işi bir aktivist eylem olarak görüyor. Kısacası iyiliğe hizmet eden bir reality showda olduğuna inanmaya çalışıyor. Özellikle NIN tişörtlü bir sahnesinde kalbim pıtpıt etti. Çünkü neden NIN? Senarist Singh, bir röportajda tişörtün alameti farikasını şöyle açıklıyor -açıkçası biraz yetersiz ve hayal kırıklığına uğradım-: Çok kısaca, Phoebe Bridgers’ın zaten müzisyen olarak önemli bir kimliği olduğunu göz önüne alarak, canlandırdığı Del’in isyankâr ve avangart bir karakter olduğunun vurgulanması için seçilmiş. Zaten sahnedeki diyalog da çoğunlukla oyuncuların doğaçlamalarıymış. Burayı eşelediğimde başka şeyler çıkmasını çok isterdim açıkçası.
Venedik Film Festivali için hazırladığı yönetmen açıklamasında Oppenheim, “To Catch a Predator” programının kendisini büyüleyen yanının gerçeklikle kurmacayı bir araya getirmesi olduğunu söylemiş. Film de kendi içinde gerçekliği ve kurmacayı sınırları önceden bilinçli biçimde muğlaklaştırılmış bir alana taşıyor. Başarısını da görüntü yönetmeni David Bolen’in akıl almaz derecede şaşırtıcı tercihlerine borçlu. Bolen hem kirli paslı bir dünyada olduğumuzu asla ama asla unutmamıza izin vermiyor hem de kamerasının konumu, hareketi ve ışığın varlığı ile yokluğu arasındaki sonsuz tercihlerinde sürekli olarak yeni bir soru işareti üretiyor. Tam da gerçeklik algısının tamamen eriyip gittiği noktada, Pattinson’un gözlerini açma(!) diyerek başladığı, aşırı güven kırıcı anlatımıyla geçmişte Hindistan’daki çocuk kayıplarını araştırıp ödül alacak haberlere imza attığı o hikâyede mesela. Olayın gerçekleşme biçimi, halkın tepkileri, bir haberci olarak olaylara ve kişilere yaklaşımı gerçekten de anlattığı gibi miydi acaba? Yoksa bu, içine çekildiğimiz bir kabus mu? Oyuncuların performanslarının başarısı hiç kuşkusuz çok kıymetli, bu bir yana; ancak eminim ki eğer David Bolen olmasaydı bu filmde ne metnin ne de oyuncuların başarısından bahsetmeye gerek bile duymayacaktık. Sinematografisini bu kadar övmek istediğim bir filme uzun zamandır rastlamamıştım, sadece bunun için bile sinemada seyredilmeli.

“Primetime”, izleyicinin algısıyla daha ilk dakikadan itibaren oynamaya başlıyor. İlk sahnede bir yüz yok ve sadece Pattinson’ın Hansen sesini duyuyoruz; tekrar tekrar “Seni soyacağım, sen de beni soyacaksın…” diye mırıldanıyor. Bu sahnede cümleler gerçekte kimin? Çocuk istismarcılarını yakalamaya and içmiş görünen aşırı hırslı bir televizyon gazetecisinin mi, yoksa istismarcıların mı? Reality showun “To Catch a Predator” ismi -yani “bir avcıyı yakalamak”-, doğrudan Alfred Hitchcock’un “To Catch a Thief” -“bir hırsızı yakalamak”- filmine gönderme yapıyor. Hitchcock bu filminde, bir hırsızı yakalamak için yalnızca ama yalnızca bir hırsız görevlendirilmelidir, diyor. Dolayısıyla “Primetime”ın bu açılış sahnesi harika bir detay.
Filmde karakterlerin sadece tek bir kaygan düzlem üzerindeki varlığını görebildiğimiz için o düzlemde anlatılan her şey de kayıp gidiyor gibi görünüyor. Görüntülerin özellikle ve rahatsız edecek kadar kumlu olması, bazı sahnelerde netliğin ortadan kaybolması ve hatta perspektifin deformasyonu ile gördüğümüzü de duyduğumuzu da bağırarak uyanmak istediğimiz bir kabusa dönüştürüyor. Tam da yönetmenin istediği gibi “ateşli bir rüya”, içinden çıkılamayan derin bir kâbus. Yalnızca seyirci için değil, filmin tüm karakterlerini de kapsayan bir kâbus bu, zira bir eşik aşılıyor ve artık kimse bağırarak uyanamıyor. Herkes suçluysa suçu nerede arayacağız? Filme dair en sevdiğim review, Matt Zoller Seitz imzalı: “‘Primetime’ bir medya hicvi, bir gerilim filmi ve bir korku filmi. Aynı zamanda kötülük kelimesinin anlamı üzerine de kurulu; bu kelimenin düşünce ve davranışın bir tanımı olarak mı yoksa kötü niyetli bir güç olarak mı daha iyi anlaşıldığı sorusunu ele alıyor. Sonunda, ikinci anlamı daha güçlü bir şekilde savunuyor. Karakterlerin hepsi iki kategoriye ayrılıyor: yozlaştıranlar ve yozlaştırılanlar. Kötülük, bir karakterden diğerine hastalık gibi geçiyor gibi görünüyor. Bazen karanlıkta saklanıp bir sonraki taşıyıcının gelmesini bekliyor.” Hakikaten de Hansen, karanlığın içinde kötülüğün somutlaşmış, kişiselleştirilmiş suretini görebiliyor. Ona meydan okuduğunu da zaten bu nedenle düşünüyor. Ancak özellikle son yılların en büyük gündemi ile birlikte düşündüğümüzde (Epstein davası ve kayıp çocuklar), bu kötülüğü “insanları etkisi altına alan bir dış güç, karanlıkta gezinen arkaik bir yaratık” gibi göstermek bizi kötülüğe karşıt konumlanan bir duruşa ulaştırabilir mi?
Yoksa film, “yeryüzündeki en büyük kötülük” olarak tanımladığı suçlar için doğaüstü-mitik bir kötü canavar yaratıp insanların aynaya baktığında yansımasında onu göremeyeceği bir maske yaratarak tüm insanların aklandığı bir anlatıya mı ulaşıyor?
