İnceleme

Sınırları ve sinirleri zorluyoruz: Rosebush Pruning

Dünyalar kadar tuhaf, süper zengin bir Amerikan ailesinin, İspanya’daki
pespembe güllerle kaplı bahçelerinde yalnızca tüketime dayalı yüzeysel yaşamını tüm estetik güzelliği ve yozluğu ile ele alan film hem ahlak ve etiğin hem de seyircilerin midesinin dayanıklılık sınırlarını zorluyor.
post image

Karim Aïnouz’un Callum Turner, Jamie Bell, Elle Fanning, Tracy Letts, Riley Keough, Lukas Gage ve Pamela Anderson’ı beyaz perdede buluşturan yeni filmi, eleştirmenlerin düşük puanları ve seyircilerin nefretle karışık tiksinti dolu yorumları sayesinde dikkatleri üzerine çekti. Yunanistan’ın ekonomik krizle pençeleştiği (2008 ve sonrası gibi) yıllarda lugatımıza giren Yunan Tuhaf Dalgası’nın bir örneği olarak gösterilen filmin topladığı eleştirilerin memnuniyetsizliği sizi yanıltmasın. Filmin, yönetmenin diğer dört filminin de görüntü yönetmenliğini üstlenen Hélène Louvart imzalı görüntüleri ve yerli yerine seçilmiş başarılı isimlerin fevkaladenin fevkinde performansları eşliğinde gayet şenlikli bir seyir inşa ediyor.

Hatta bazen inceden inceye oyuncuların pek de etken olmadığını ima ettiğim bazı filmlerin aksine, yanlış oyuncu seçimleriyle “Gırgıriye’de Şenlik” moduna kolayca kayabilecekken, kadrosundaki yıldız isimlerle oldukça iyi kotarılmış. Yorgos Lanthimos’un Dogtooth filminden de tanıdığımız senarist Efthimis Filippou’nun ellerinden çıkan film, 90 dakika boyunca Angela’nın Joe’ya baktığı gibi ekrana kitlenmemize sebep oluyor. (Aman dikkat! Çok şirin bir örnek vermem sizleri yanıltmasın lütfen, filmin seyirciye en büyük vaadi, tiksinmek fiilinin her bir hücrenizde yankılanması.)

Aslında filmin topladığı tüm negatif eleştirileri şu yukarıdaki paragraftaki sırayla işleyebiliriz. Çünkü sadece kategorilere takılıp indirgendiği düzlemde –Tuhaf Dalga– filmin yüzeysel kalması ve yalnızca daha tuhaf olabilmek için her tuşa basıldığının düşünülmesi çok normal. Halihazırda, içe kapalı bir ailenin mümkün kılabileceği tüm acayipliklere de çok daha derli toplu olan Dogtooth’tan zaten aşinayız. Bir de bunu, aşırı zenginliğiyle hayatı ne yapacağını bil (e)meyen bir ailenin merkezine oturduğu tuhaflıklarla seyrettiğimizde, filmin yeni bir şey söylemediğini düşünmek ve yüzeysel bulmak çok olası. Eleştirilerin çok büyük kısmı bu minvalde diyebilirim.

Dogtooth dışında Lanthimos ve benzerlerini sevmezken burada tuhaflık övecek de değilim. Ancak filmi izlediğim anda beynimde şimşekler çaktıran noktalara dair bir inceleme metni yazmanın heyecanı, kelimenin tam anlamıyla kalp atışlarımı etkiledi. Kalbim pıt pıt atarken “Dünya gaz ve toz bulutuydu…” dan başlayarak sonsuzluğa ulaştığım bazı bölümler bile ürettim. Anlayacağınız üzere heyecanım gücünü, filmin başarısı ve yetkinliğinden ziyade filmin didik didik edildiğinde –hadi filme daha uygun biçimde söyleyelim, film lime lime edilesiye incelenip okunduğunda– ortaya çıkacak tüm o akıl gıdıklayan olasılıklardan alıyor.

Bahçıvanlar ve kurtlar…

Ensest arzularla dolu bir aile, şehirden ve toplumsal düzenin tüm normlarının işlediği sosyal yaşamdan uzakta, sanki bir teraryumda yaşıyor. Kardeşlerden biri gül budamayı seviyor, bir diğeri tüm aile bireylerinin fetişlerini kafaya takmış ve sapıkça onları izliyor. Anneleri bir doğa olayı maskesinde trajik bir kazaya kurban gitmiş –burası çokomelli– ve en sevdiğimiz otorite biçimlerinden birini kaybetmiş. Göremediği için bakışlarıyla tahakküm kuramayan baba figürü, eril hegemonyanın en acayip biçimlerini çocuklar üzerinde sırasıyla uyguluyor.

Şimdiye kadar tanıştıysak, şuradan benim en az on bölümlü bir yüksek lisans tezi çıkarabileceğimden hiç kuşkunuz yoktur. Tanışmadıysak da “-Merhaba!”, işte buraya ekleyemediğim bazı bölüm başlıkları:

“Etin Cinsel Politikası ve Rosebush Pruning: Aile, Kurban ve Etin Patriyarkal Düzeni”

“Yasın, Suçluluğun ve Arzunun Bedeni: Arketipsel Bağlamda Kurt ve Kuzu”

“Kurtları Doyurmak, Gül Fidanını Budamak ya da Zenginleri Yemek: Rosebush Pruning’de Kurban Ritüeli ve Cinsiyet”

“Kendi Çocuklarını Tüketen Miras: Ölü Bir Kadının Sermayeye Dönüşmesi Bağlamında Anaerkinin Sonu”

“Rosebush Pruning’de Freud: Kan ile Şehvet Arasında Eros ve Thanatos Birlikteliği”

“Kanın Kırmızısı, Arzunun Kırmızısı: Rosebush Pruning ve Georges Bataille’ın Gözün Öyküsü Arasında Erotik Ölüm” “Budanan Gül, İğdiş Edilen İktidar: Rosebush Pruning ve American Beauty’de Kastrasyon ve Otoritenin Çöküşü”

Korkmayın! Şimdi elbette, tüm bu başlıkları teorisyenlerin alıntılarıyla beslediğim upuzun, sayfalar dolusu bölümlere dönüştürmeyeceğim –belki de dönüştürmeye başlayıp dar alanda toparlayamadım ve silindi, hiç bilinmez– ve sizlerden bunları kesintisiz bir nefeste okumanızı beklemeyeceğim.

Tüm bu olası başlıkları, altında içeriği olmadan buraya sıralamamı, filmi seyredip akli melekelerimi yitirmeme de yormayın çok rica ederim. Ciddi film teorisyenlerinin uzun mesailer harcayarak okuyabileceği pek çok doneyi seyircilerin üstüne fışkırtan, böylelikle bir sürü tartışmaya alan açan filmin benim için iç gıdıklayıcı olması tam da bu yüzden. –Tabii siz, meşrebinize göre “filme metafor kusmuşlar” ve “oku oku ipe diz” de diyebilirsiniz, ama bu paragrafa ulaştığınıza göre umarım demezsiniz. – Aslında, filme dair oldukça basit bir iddiam var: Film, kullandığı metaforlar ve kapısını araladığı tartışmalarla hiç de yabana atılacak şeyler söylemiyor; aksine, çok iddialı bir çıkış yapabilir, tüm gözleri üzerine çekebilirdi. –Ancak, doğru zamanda değil ve artık bu iddialar epey demode görünüyor. – Özellikle sosyal medyanın “hypeladığı” pek çok tema, tarz ve yapı, filmler üzerinde bir moda algısı oluşturuyor.

Bazen aile travmaları, bazen sevginin gücü, bazen de tekrarlı kullanılan korku unsurları o kısacık dönemin sinema sohbetlerine damga vuruyor ve hâliyle seyirci algısını değiştiriyor. Ne yazık ki Rosebush Pruning kendi türü, teması ve seçtiği vuruculuk hamleleri ile başka bir döneme hitap ediyor. “Perdelerin ardındaki aile ile işte böyle problemli bir şeydir” teziyle ortaya çıkan Amerikan Güzeli’nin zarif ve kıymetli anlatısı, Dogtooth’un ise kırıp geçiren gerçekliği, temellendirmesi ve öncü oluşuyla yarattığı deprem etkisi çoktan gerilerde kaldı. Zaten hem yeni jenerasyonların eğilimleri hem de dünyanın yeni kutuplarının dengeyi değiştirmesi ile seyirci de pek “ailenin kötücüllüğü” minvalinde olabildiğince uçlara giden, hatta sınırları delip geçen anlatılara sıcak bakmıyor.

Sözün özü, film hem treni çoktan kaçırmış olduğu hem de ele aldığı eleştiri konularının artık pek de revaçta olmayışıyla seyirci tarafından kabul görmedi. Ancak ben, kendi adıma, uzun zamandır bu denli teorik tartışmaya kapı aralayan ve çoğu metaforu da yerli yerinde kullanan bir tuhaf filme hasret kalmıştım. Sadece bu nedenle bile olsa, eleştirilerin karşısında naçizane fikrimi savunmak ve filmin aslen işaret ettiği şeylerin altını çizmek için kalemi elime almak istedim.

Filmin gürültüsü, bitmeyen kaosu içinde bu unsurlar kaybolup gidebiliyor belki; bunu da benim eleştirim olarak not düşmemiz gerekir. Çok minicik bir örnekle gidecek olursak, annelerinin öldüğü noktaya ailece kuzu bırakıp kurtların o kuzuyu yedikleri sahneyi arabada izleyişleri, bambaşka bir filmin içinde akıllardan asla ama asla çıkmayacak bir sahne olurdu. Hiç kuşkum yok, “Ahh, o sahne!” diye anlatır dururduk. Bu nedenle rahatça söyleyebilirim ki filmin biçimsel tercihleri anlatının önüne geçiyor ve “Etin Cinsel Politikası” bağlamı da dahil olmak üzere, ele alınabilecek hemen her önemli perspektif pas geçiliyor, maalesef.

Şöyle bir adım geriye çekilip baktığımızda, pek çok mühim sahnenin göstermek istediğini bağırarak göstermesi, anlayamayana anlatır gibi, kör göze parmak (!) dercesine ısrarlı kullanım, odağı dağıtıp anlatının ve vurgunun etkisini derinden etkileyip eksiltiyor. Mesela, tüm karakterlerin olabilecek en uçta, uçlarımızın sonunda resmedilmesi, tüm aileyi karikatürize etmekle kalmıyor; birbirlerinin sınır ihlalleri bir noktada zaten hiçbir sınırın olmadığı muğlaklığa ulaşıyor. Artık o evde, hiçbir sınırdan haberi olmayan ailenin parçası oluyoruz ve sanki sınırların olmadığı yeni bir evrene taşınıyoruz. Bu noktaya vardığımızda da hâliyle, seyircinin sınırların aşılmasından etkileneceği bir temeli kalmıyor. Film, kendi büyüsüne kapılıp kendisine hayran kaldığı ölçüde anlatıdan da seyirciden de kopuyor ve böylece eleştirmenlerden çok ciddi eleştiriler alıyor.

Büyük yemek sofraları…

Rosebush Pruning’de, annenin kurtlar tarafından parçalanarak öldürüldüğü anlatısı, filmin grotesk bir aile düzeninin üzerine kurulduğunu hissettiren ilk büyük hikâye sayılabilir. Ailenin bugünlerini fazlasıyla rahat, çalışmadan –doğrusunu söylemek gerekirse, pahalı markalardan alışveriş yapmak ve büyük bir yemek masasında huzursuz yemekler yemek olarak özetlenebilecek bir– yaşam sürmelerini sağlayan da annelerinden kalan miras.

Hiçbir işlevi olmayan karakterler o kadar rahatsız edici ki film, henüz hiçbir sürprizini yumurtlamadan, oturdukları sofrada ilk bakışta Festen (babalarının 60. yaş gününü kutlamak için toplanan bir ailenin hikâyesini anlatan, Thomas Vinterberg’ün yönettiği 1998 yapımı Danimarka filmi) canlanıyor gözümde. Bugünkü enerjimin tamamını, sürprizlerini bozmadan hakkında bir metin yazmaya çalıştığım filmimizde de tüm aile bireylerinin bildiği, ancak konusunun asla açılmadığı bir tuhaflık olduğu ilk sahneden sezdiriliyor seyirciye. (Bkz. odadaki fil.) İşte bu ambiyansın yaratıcı unsurları takdire şayan: Bu tuhaflığın görünürlüğü, çekim teknikleri, ışık ve oyuncuların performansı… Tüm bunların üzerinde hassasiyetle çalışan yönetmenin ve diğer yaratıcıların becerisi.

Aïnouz, ailenin evinin pamuk şeker renklerinin cazibesine bürünmüş bir mücevher mağazası gibi görünmesini istemiş. Daha çekimler başlamadan iki hafta öncesinde oyuncuları yemek sofralarında toplamaya başlamış ve uzun saatler boyunca tuhaf bir samimiyetle sarılı bir aile gibi doğaçlamalarla çalıştıkları yemekler yenmiş. Mekânlar ve özellikle evler üzerinden farklı biçimlerde özneler üretmek, son dönemin sevilen trick’lerinden, bildiğimiz üzere. Bu ailenin evi de hem kan hem miras bağının somutlaştığı büyük bir merkez olarak, onlara uygun bir mağara görünümünde. Mağaradan tek farkı, tamamen camlarla kaplı oluşu.

Filmin en büyük tuhaflık dayanağı elbette karakterler. Herkesin birbirini tuhaf bir biçimde arzuladığı ailenin toplandığı o büyük masada, açıkçası ben ilk olarak babanın görme engelinin gerçekliğini sorgulamıştım. Bu hadisenin anlatılan nedeni pek olası sayılmasa da günün sonunda ailenin otorite sembolünün bu büyük tahribatına yine annelerinin bizzat fail olarak gösterilmesi, heyecanımı körükledi. Hemen ardından anlatıcının güvenilirliğini sorgulatan bir an geldi. Sonra da ivedilikle filmin herhangi bir unsurunu sorgulamayı bıraktım. Bahsettiğim gibi, Dogtooth’un unutulmaz etkisi yalnızca temanın ilklerinden olmasından değil, konunun derlenip toplanma tercihlerindeki maharetlerinden kaynaklanıyor. Kıyaslandığında ne yazık ki, güllerin budandığı bu senaryo ardında çok fazla soru işareti ve boşluk bırakıyor.

En önemli nokta ise şu: Bence bu denli kapalı bir ailenin ikna edici, ayakları yere basan bir izaha ihtiyacı vardı. Nasıl ki Dogtooth’ta sadece konumla değil, ebeveynlerin korkunç manipülasyonlarıyla bu kapalılığın gerekçelendirilip tesis edildiğini görüyor ve bu tercihin bizi sonuna kadar ikna ettiğini düşünüyorsak, Taylor’ların bu kadar kalabalık nüfuslu bir aile olmasına rağmen sıkı sıkıya korudukları kapalılıkları bizi o denli ikna etmiyor. Yalnızca ekonomiye bağlanan bir tezle kalakalıyoruz: “O denli zenginler ki asla üretmeye ihtiyaç duymadan tüketmişler, fanus evlerinden çıkmaya bile gerek duymamışlar…” Ve son büyük iddia: “En sonunda o tüketim birbirlerine dönmüş, deyim yerindeyse birbirlerini yemeye başlamışlar (eat the rich’in kademelerce üstü) …” alt metni, pek de olması gerektiği şekilde çalışmıyor. Hele ki oyuncuların yaşları ve karşılarına çıkan herkesle –kasap, Yunanistan’da karşılaştığı öylesi biri vb.– iletişime geçmeye ve hatta bağ kurmaya son derece açık, hatta aç oluşları göz önünde bulundurulursa.

Kan bağı

Onları birbirine bağlayan şeyi sorguladığımızda karşımıza çıkan kan, kan bağı ve ona eklemlenmiş miras. Kanın çağırdığı ölüm fikri, her bir sahnede yeni bir ilmek olarak filme işleniyor. Kırmızı kadife sabahlığıyla oradan oraya salınan baba figürünün akışkan varlığı evin karanlık odalarında karşımıza çıkarken, ona karşıt kurgulanan anne figürünün yokluğu, evin en açık ve aydınlık noktasında mermer bir anıt olarak somutlaşıyor. Bu anıt mezarda, bir anne olarak mı yoksa cinsellik tanrıçası olarak mı anısının korunduğu sorusunun cevabını da heykelin çırılçıplak duruşu ile anneye hayat veren Pamela Anderson’un screen persona’sı cevaplıyor. Kanın erotizmini ise Jack’in karşı koyamadığı ve bastıramadığı fetişleri arşa taşıyor.

Tüm bu öykünün en büyük yaratıcı unsuru olarak konumlandırılan kan, aynı zamanda karakterleri de var ediyor. Tüm aile bireylerinin ortak, hastalıklı arzusu olan kan tutkusu, büyük kardeş Jack’i de yine –tam olarak nasıl olduğunu ve ne istediğini anlamamıza asla imkân vermeyen Jamie Bell’in performansıyla– üst düzey bir fetiş olarak gösterilen kan tutkusu ile tanımlıyor. Neredeyse ona dair başka hiçbir verimiz de yok. Böylece kan, her karakterin arzuladığının arzusu olarak piramidin en tepesine yerleşiyor. Jack’in sevgilisi de bu arzuyu kan ile inşa ediyor. Bahsettiğimiz kan bağına temellenen patolojik bir gücün hüküm sürdüğü eve davet alabilmek ve sofraya kabul edilebilmek için elbette yine bir başka kana temellenen yeni bir güce, yepyeni bir otorite tesisine ihtiyaç var. Martha, varoluşunu kaçınılmaz bir kanama döngüsüne temellendiriyor ve çok geçmeden “en küçük şeyler için bile yalvaracağı” bir düzeni büyük bir hınç ile reddedebiliyor; işte kanın verdiği önlenemez güç.

Böylece “tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” diye ifade edebileceğimiz ikircik yeniden kuruluyor. Nasıl ki cam tavan, iş yaşamında kadınların belirli bir noktaya kadar yükselebileceğini anlatan görünmez bir sınırın tanımlayıcısı olarak kullanılıyorsa, ailenin camlarla kaplı ancak bireylerinin içinden çıkmayı başaramadığı tuhaf ve güzel evleri de bir “cam kafes” hâline geliyor. Film, artık hepimizi o cam kafes evine hapsetmeye hazır. Buradan mümkün olabilecek tek çıkış ise Martha’nın (seyirciyi sonuna kadar manipüle edecek saf ve nazik görünümüyle Elle Fanning) Jack ile yaşamak için planlar yapmaya başlaması. Çok geçmeden tüm ailenin muhteşem bir tehdit olarak algıladığı bu plan, yine şaşaalı bir tuhaflıklar silsilesiyle baş başa kaldığımız bir akşam yemeğinde bertaraf edilmeye çalışılıyor. Yalnızca şu yemek sahnesi bile filmin söylemek istediklerinin yarısından fazlasını söylemeyi başarabiliyor, başlı başına. Ancak filmin kalan diğer yarısındaki sahneleri işlevsiz kılıyor. Yemek sofrasındaki patlıcanlı tarifleri bahane ederek karakterlerin birbirine dişlerini gösterdiği sohbetin ardından, cam kafes evin sadece içindekileri hapsetmediği, dışarıdan gelebilecek her türlü tehdide karşı da sivri ve keskin bir sınır çizdiği anlaşılıyor. Zaten ne demişler:

Kana kan, dişe…?

Kimdi kurt kimdi kuzu

Sonunda dişlere geldiğimize göre, annelerinin kurtlar tarafından öldürülüp yenildiğine inandıkları yere her ay düzenli olarak bir kuzu getiren “aile ritüelleri”ne de değinebiliriz. Ancak elbette işlevsiz ailemiz bunu da sadece bir kasabın kesip biçip ambalajladığı bir kuzuyu satın alarak gerçekleştiriyor. Babalarının buyruğu ile aynı noktada bir daha birilerine kurt saldırmasını engellemek, dolayısıyla kendi yaşamlarını garantileyecek şekilde ölümle anlaşma yapmak istediklerinde dahi herhangi bir eylemin faili olamıyorlar –kuzunun paketini açmalarını saymazsak, tek muktedirlikleri annelerinin mirası sayesinde alışveriş yapmak.

Buralardan bakıldığında Parasite ile de karşılıklı okunabilecek bu sahnelerde, oturup kurtların kuzuyu yiyişini seyreden aile, her ay annelerinin vahşi ölümünü yeniden ve yeniden canlandırıyor. Burada bir yas mı var, yoksa ölümün periyodik sonsuz tekrarı yası erteleme işlevi mi görüyor? Kuzunun kurtlara sunumu bir dilek uğruna adak mı, yoksa kuzuyu kurtlara kurban mı ediyorlar? Kurt ve kuzunun tüm çağrışımları birlikte düşünüldüğünde: kuzu; masumiyet, saflık, edilgenlik ve kurt; vahşet, tehlike, yırtıcılık. Bu ritüeli gözlerini kırpmadan seyreden aile, aslen hangi kavramları kurtların dişleri ve pençeleri arasında parçalanmaya sunuyor? Ölümünün defalarca tekrarlanmasıyla kuzu ile sembolik anlamda eşlenen anne, dişlerinin parlaklığı ile babalarının görme yetisini elinden aldığında kim ile eşlenebilir? Peki, ailesinin başına işler getirmeye çalışan kardeş, planı tıkır tıkır işlemeye başladığında, bu defa kimsenin olmadığı yemek sofrasından kuzu kafesin bir parçasını alıp dişlediğinde, artık hangi kurdun nerede olduğundan ve hangi kuzuyu yediğinden bahsediyoruz? Ya da tüm sürprizler açığa çıktığında, bu kurgusu batasıca dünyada bir kuzudan bahsedilebilir mi? Pamela Anderson’ın onlarca yıllık ekran personasıyla, ailenin annesi olarak yokluğu ve varlığı, kuzular ve kurtların neresine denk düşüyor?

Filmi seyrettiğimden beri kafamda dönen sorulara ve imkân sağladığı tüm okumalara, alan açtığı bazı cevaplara katıldığınız için teşekkür ederim. Filmin çok ciddi hassasiyetler içerdiğini, sağlam bir psikolojiyle bile zorlayabileceğini hatırlatarak bitirmek isterim.

Böyle bir şey mümkün mü bilmiyorum ama… İyi seyirler!

İlgili Yazılar
Development by Bom Ajans