
1999 yılından bu yana memleketin yeraltı sahnesinde tavrından zerre ödün vermeden yoluna devam eden, Türkçe punk rock’ın sarsılmaz kalesi Second, 30. yaşına doğru emin adımlarla yürüyor. Müzikal trendlerin rüzgâr gülü gibi değiştiği, dijital kusursuzluğun sahneleri esir aldığı bir çağda; terli, organik ve “hata payına” alan açan gerçek rock n’ roll enerjisini korumak başlı başına bir direniş. Kendi deyimleriyle “Punk için fazla pop, pop için fazla rock” olarak tanımladıkları o eşsiz evsizlik hâli, onları çeyrek asırdır diri tutan ve bağışıklıklarını güçlendiren en büyük etken oldu. Kasım ayında çıkacakları mini turne öncesi grupla bir araya geldik; özlemini çektikleri Taksim‘in kültürel dinamizminden, yeraltında kalmanın getirdiği o tatlı lanetten seyirciyle kurdukları sarsılmaz güven bağına kadar Second’ın dünü, bugünü ve yarınını konuştuk.
Çeyrek asrı devirmiş, 30’una emin adımlarla yürüyen bir punk rock kalesi Second. Sizi konserlerde izlerken hâlâ 20’li yaşlarınızdaki o bitmek bilmeyen, pogo garantili enerjiyi görüyoruz. Yıllar geçtikçe Türkiye’de yeraltı sahnesinde kalmanın getirdiği o yorgunluk mu ağır basıyor, yoksa sahnede amfileri kökleyip ilk akoru vurduğunuz an her şey sıfırlanıyor mu?
Amfi kökleme demeyelim de amfi modelleme prosesörü kökleme diyelim 🙂 Şu an grup ikiye bölünmüş durumda, amficiler ve prosesörcüler olarak çok eğlenceli bir tartışma. Hâlâ yeraltında olmak tabii ki bir lanet ama aynı zamanda büyük ihtimalle de şansımız. Bizi hep diri tutan, hep iyisini yapmaya zorlayan bir şans.
Türkiye gibi müzikal trendlerin aylık hatta haftalık değiştiği, popun ve sentetik seslerin her yeri sardığı bir ülkede, çeyrek asırdan fazla punk rock yaparak ayakta kalmak gerçek bir hayatta kalma sanatı. Second kalesinde bayrağı 27 yıl düşürmeden taşımanın formülü neydi?
Dışarıda kalmış olmaktır herhalde. Punk için fazla pop, pop için fazla rock, rock için fazla punk. Bu evsizlik hâli Second’ın mentalini ve bağışıklığını güçlendirmiş ve süresini uzatmış olabilir.

90’ların sonunda kurulmuş bir grup olarak efsanevi rock bar dönemlerini, fanzin kültürünü bizzat yaşamış bir grupsunuz. O dönemin “bulunması zor ama kıymetli” yeraltı sahnesiyle bugünün her şeye tek tıkla ulaşılan bağımsız müzik sahnesini kıyasladığınızda terazide neler ağır basıyor?
Bir şeyin ulaşılabilirliğinin zor olmasının onu daha kıymetli yaptığına inananlardan değiliz. Bugün bağımsız müzik üretmek ve müziğe ulaşmak açısından elimizde çok daha fazla imkân var. Ama bahsettiğin şey İstanbul özelinde ise keşke hâlâ hayatımızda olsaydı dediğim tek bir şey var: Taksim ve onun kültürel dinamizmi.
“Türkiye’de punk yapmak her zaman üvey evlat muamelesi görmektir” derler. Sizin için bu topraklarda punk icra etmek zorunlu bir politik duruş ve sosyal bir isyan mı, yoksa tamamen içinizdeki enerjiyi dışa vurmanın en saf, en melodik yolu mu?
Üvey evlat değil, yani üvey evlatlık da kötü bir şey değil bir yandan. Punk rock’ın gelip popüler müzik kavramının baş köşesine oturacak hâli yok, oturmaması da gerekir. Ama bizim de görevimiz bunu başarmaya çalışmak, bunun için savaşmak. Daha çok ses çıkarmak. İşin eğlencesi de bu, kavramsal politik yönü de bu. Beni görmezden gelemeyeceğin hâle gelene kadar senin görüş alanına gireceğim demek.
Son yıllarda yeni jenerasyonun gitarlı müziğe ve yeraltı sahnesine ciddi bir dönüşü var. Sizce sahnede esen bu yeni rüzgârlar, Z kuşağının punk’ın o filtresiz ve dolaysız tavrını nihayet keşfetmesinin bir sonucu mu? Türkiye’de punk rock yeniden bir rönesans yaşıyor diyebilir miyiz?
Punk olsun olmasın, yeni jenerasyonda kendi sesini bulmaya çalışan, rock ve türevleri müzik yapmayı deneyen herkese helal olsun.

Kasım ayında mini bir turneyle tekrar yollara düşüyorsunuz. Seyirciyi bu konser serisinde nasıl bir atmosfer bekliyor? Daha çok bir nostalji fırtınası mı izleyeceğiz, yoksa yeni dönemin sert sinyallerini mi vereceksiniz?
Çok sayıda şarkı çaldığımız buluşmalar olacak. İlk kez sahnede çalınacak şarkılar için de çok heyecanlıyız. Setlist çok yoğun; hem yeniler hem eskiler olacak.
Bugün sahneler kusursuz metronomlar, altyapılar ve steril şovlarla dolu. Sizin canlı performanslarınızdaki o terli, hatalara yer bırakan, analog ve yüzde yüz organik enerjiyi bu dijital çağa karşı korumak stüdyoda ve sahnede nasıl bir disiplin gerektiriyor?
Teoride düşünürsen seyirci bizi hata yaparken görmek için geliyor. Hatasız hâlini zaten evde de dinleyebiliyor. Biz neredeyse çoğu şarkısı 180-200-240 BPM’lerde olan ve bir konserde 25-30’a yakın şarkı çalan bir grubuz. Bu açıdan hata payının yüksek olması da doğal. Tabii ki çok çalışıp çok iyi çalıyoruz, orası tartışılmaz ama yine de hata yapıyoruz. Soruda bahsettiğin açmazın ortasını sahnede bulmaya çalışıyoruz. Altyapıyı, tüm şarkıyı doyuran kocaman bir ses duvarı olarak değil, o şarkıda olmazsa olmaz bir element varsa ve bizim kişi sayımız buna yetmiyorsa kullanıyoruz. Dolayısıyla altyapıdan enstrüman duyulan şarkıların sayısı konserde 6-7 taneyi geçmiyor.
Sahnede seyirciyle kurduğunuz o bariyersiz, pogo dolu temas hep imzanız oldu. 90’ların sonundaki dinleyicinizle bugün en önde şarkılarınıza eşlik eden dinleyici arasında nasıl bir jenerasyon köprüsü kurdunuz?
Bu tamamen seyircinin teveccühü, biraz da bizim var oluş savaşımızı açık açık yaşıyor olmamızın sonucu. Dinleyici kitlemizi övmek için söylemiyorum, kalbimden söylüyorum: Çok özel, çok güzel insanlar tarafından seviliyoruz, destekleniyoruz. Bir punk rock grubu düşünün, konserinde hiç tatsızlık çıkmasın, herkes güvenli alanında hissetsin. Bunlar seyircimizin bize kattığı değerler.
Sözlerinizde hep sokağın, ilişkilerin ve içsel çatışmaların dolaysız bir yansıması oldu. 20’li yaşlarınızda stüdyoya kapanıp yazdığınız dertlerle bugünkü olgunluğunuzun kâğıda yansıması arasında nasıl bir evrim var?
2020’ler tabii dert açısından epey zengin yıllar olsa da o konuda pek değişen bir şey yok. Her ekibin şarkı yazma dinamiği, lirik mevzusunu ele alış şekli ve metodu çeşitlilik gösteriyor. Bizimkisi tamamen dokunduğun yüzeyler, yaşadığın toplum, gördüğün insanlar, soluduğun hava gibi gerçeklerle iç içe kavramlar. Şarkı yazımında beslenecek asıl kaynağı hep bireyin kendisi olarak görüyoruz.

Geriye dönüp diskografinize baktığınızda, “Bu şarkı harika ama bugün kaydetsek o gitar tonunu ya da trafiği tamamen değiştirirdik” dediğiniz parçalar oluyor mu?
Şarkıların üretim aşaması sancılı bir süreç olduğundan oraya tekrar dönme fikri aklımızın ucundan bile geçmez. Ancak geleceğe yönelik aramızda konuşurken “Şöyle bir şarkı müthiş olurdu” konuşmalarımız ve bunu tanımlarken verdiğimiz ayrıntılar yeni şarkıları belirliyor.
Bir punk grubu için turne minibüsünün/otobüsünün arka planı hep merak edilir. Yollarda olmak bunca yıl sonra hâlâ o eski “rock n’ roll” romantizmini koruyor mu?
Tabii ki şehir dışına konsere gitmenin tadı ve heyecanı bambaşka. O şehirde bizi bekleyen insanlarla kurduğumuz bağlar var ve her konser bir öncekinden daha iyi ve coşkulu oluyor.
Önümüzde 30. yıl gibi devasa ve saygı duyulacak bir kilometre taşı var. Second, 30. yaşına doğru yürürken ufukta bizi bekleyen özel bir albüm, bir belgesel ya da sürpriz projeler var mı?
Var bir hayalimiz diyelim.
